Powered By Blogger

11 Nisan 2020 Cumartesi

A AAY (1988)


Senaryo ve Yönetmen: Reha Erdem
Görüntü Yönetmeni: Uğur Eruzun
Müzikler: Vivaldi
Yapım: Metis Film /İbrahim Yavuz Aygen, Yumi Productions/ Jackques Pomonti, Ortak yapım Images & Cameras (Paris, Fransa), Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Fransa Dışişleri Bakanlığının katkılarıyla

Ses Yönetmeni: Jerome Thiault, Yönetmen Yardımcısı: Fatmanur Sevinç, Müzik Danışmanı: Denis Bisson, Kamera Yardımcısı: Yavuz Eruzun, Set Amiri: Turgut Pelit, 2. Yönetmen Yardımcısı: Oğuz Eruzun, 3. Yönetmen Yardımcısı: Fatih Aksoy, Hilal Gergin, Montaj: Nathalie Le Guay (Varan, Paris), Dublaj: İmaj/Ses, İstanbul, Miksaj: Anditel, Paris, Yapım Sorumlusu: Mireille Rouast, Yapım Danışmanları: Leyla Özalp, Hubert Lafont, Yapım Amirleri: Veli Selman, Dominiquer Royer, Işık: Remzi Biçer, Yapım Yardımcısı: Vedat Güç, Miksaj: Philippe Simonet, Efektör: Gadou Haudin, Dublaj Teknisyeni: Al Williams, Ek Sesler: Marie Guesnier, La Sonotheque, Çeviri: Haldun Bayrı, Bertrand Lafont, Grafiker: Joella Danon, “Sırrı Bey” Makyaj: Mira, “Nuran” ses: Ali Düşenkalkar, Şiirler: John Donne, William Blake, Edip Cansever, Laboratuar: Neyrac (Paris), Yapım: Metis Film (İbrahim Yavuz Aygen), Yumi Productions (Jackques Pomonti), Ortak Yapım: Images & Cameras (Paris, Fransa),
Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Fransa Dışişleri Bakanlığının katkılarıyla.

Oyuncular: Yeşim Tozan, Nurinisa Yıldırım, Gülsen Tuncer, Münir Özkul, Bijen Yüceer, Arif Pişkin, Ertuğrul İlgin, Özcan Özgür, Kutluğ Ataman, Necdet Sayın, Nursel Gülenaz, Osman Kavala, Müzisyenler: Sarkis Okumuş, Fahri Pehlivan,

Konu: Yaşlı halası Nükhet Seza (Gülsen Tuncer), dedesi Sırrı Bey (Münir Özkuı) ve topa! martısıyla birlikte boğaz kıyısında gizem dolu bir evde yıllar önce yitirilen bir annenin özlemiyle yaşayan 11 yaşındaki Yekta (Yeşim Tozan)'nın öyküsü. "Annesi hakkında bildiği tek şey bir gün kayıkla denize açılıp bir daha geri dönmediğidir. Yekta, bir gece annesinin odasının penceresinden, denizden kayıkla ışıklar saçarak annesinin geçtiğini görür. Ama ona kimse inanmaz. Burgaz adasında ingilizce öğretmenliği yapan küçük halası Neyyir onu gitgide yoğunlaşan anne özleminden ve harabeye dönmüş evden uzaklaştırmak için adadaki yatılı okula yazdırmak ister. Yekta ise oraya gitmeye pek gönüllü değildir. Ve bir gün tıpkı annesi gibi bir kayığa binerek kıyıdan uzaklaşır. Sırılsıklam bulunup kurtarıldıktan sonra, Neyyir ile birlikte adanın yolunu tutar" “TÜRSAK Sinema Yıllığı 96/97, 1997:22)

Ödüller:
1989 Nantes Trois Continents Film Festivali “Gümüş Ödül” (Fizan isimli film ile)

1991 Türkiye Yazarlar Birliği’nce “Reha Erdem” En İyi Yönetmen

v    Yeni kuşak kimi Türk yönetmenlerin Batı ile Doğu arasında kurmak istedikleri köprü olayı ilgi çekici. üstelik genelde dışarıda sinema eğitimi görmüş bu yönetmenlerin ilk filmlerinde İstanbul'u, İstanbul'un en gizemli ve bizden yanlarını, Doğu sanatının ve felsefesinin kimi temel öğelerini çıkış noktası alan filmler yapmaları da ilginç. Film, en azından adı kadar gizemli olmayı amaçlamış. Boğaza tepeden bakan bir ev ile Burgazada'daki başka bir ev arasında geçen filmde, küçük bir kızın, Yekta'nın öyküsü anlatılıyor. (Veya anlatılmıyor: ama bunun önemi yok. Bu zaten bir öykü anlatmayı seçmiş filmlerden değil). Annesi yıllar önce bir sandala binerek bu dünyadan çekip gitmeyi seçmiş olan küçük Yekta'nın, kısacık ömrünün bir dönemini doldurmuş olan yatalak dedesi, biri düşlerine dalmış, öbürü ona sürekli İngilizce öğretmeye çabalayan halaları veya tepedeki manastırın çoktan fıttırmış bekçisinden alabileceği bir şeyler yoktur. Bu da küçük kızın yavaş yavaş şizofreniye kaymasına ve annesinin akıbetine doğru yol almasına yetecektir...

v    Aaay, en klasik anlamıyla bir "sanat filmi" bu. Hani ulaşılır olmasına hiç çaba gösterilmemiş, yönetmenin sanki yalnızca kendisi için yaptığı ve deyimin adını kötüye çıkartan filmlerden... Çok düzeyli bir öğrenci diploması filmi veya seyirciyi hiç umursamamış ir deneysel çaba olarak da görülebilir. Bu umursamama, bu kendisi için yapılmış film tavn kuşkusuz belli bir yüreklilik de taşıyor, belli bir saygıyı da hakediyor.

Yine de filmin verdiği başlıca duygu, önüne geçilmez bir sıkıntı oluyor. Filmin biçimsel alanda veya dayandığı sanatsal öğeler alanında yaratmaya çalıştığı sentez, gerçek anlamda gerçekleşmiyor. Vivaldi ile ezanı, William Blake şiiriyle Edip Cansever'i, Doğu'ya özgü keder ve hüznün motifleriyle bir zamanlar (l960'larda) Amerikan yeraltı sinemasının, özellikle de Maya Deren'in yapmaya çalıştıklarını aynı potada eritme çabası, içinde bulundUğumuz 1990'larda ne yazık ki gerçekten etkili olamıyor. Belki amatör işlere meraklı bir sinema öğrencisi veya her türlü yeniliğe fazlasıyla açık bir meraklı kesimi dışında, pek kimseye Öğütlenecek bir film değil A Ay. Ama Reha Erdem'in açık biçimde yeteneği var ve bu ilk denemeden sonra daha sorumlu işler yapmasını beklemek, sanırım hakkımız olacaktır. (Atilla Dorsay (Yeni Yüzyıl, II Ekim '96 )

v    Locarno'dan Strasbourg'a kadar çeşitli restivallere katılıp ilgiyle karşılanmış, Nantes Üç Kıta Festivali'nden ödüllü A Ay 6 yıldır reklam filmi yönetmenliği de yapan, okullu sinernacı Reha Erdem'in ilk filmi. Baştan belirtmeli, popüler, ticari sinema ürünlerinden farklı, vizyon sahibi, yeni ve değişik bir yazar yönetmenin ışıltısını saçan, farklı kaygılar taşıyan, taze ve özgün bir ilk film denemesiyle karşı karşıyayız. Genelde yalınkat eğlence ve gösteri sinemasının girdaplarına çekilerek birtakım çalımlı, alımlı, ama sığ ve kolay filmlere şartlana gelmiş ortalama seyirciye sıkıcı gelebilecek A Ay, içine aldığı meraklısınaysa seyir zevki ve has sinema keyfi sunuyor bir buçuk saat süresince.

Meraklısına Nisan Yayınları'nca basılmış senaryosunu da salık verecegimiz, Reha Erdem'in A Ay'!, 'gülümsemesi az, ağır', karanlık bir atmosferi dayatan, naif, duru, lirik ve beylik deyişle şiirsel bir sinemanın uzantısı, sıradışı bir film. Allegorik yapısından oyunculuğuna, ışıklandırmayla çerçevelemelere yansıyan bir özenin belirginleştiği, Uğur Eruzun'un kamera çalışmasından diyaloglarıyla montajına kadar yeni ve özgün bir soluk sinemamızda. Yazaryönetmeninin deyişiyle 'inanmak, inanç ve inanmaya inanmak' üzerine A Ay, alışılmış dramatik olay örgüsüne boş vererek bildik hikaye anlayışından farklı kanallara akan, imgelerle temaların birbiriyle kesişip birbirini tamamladığı ve ayrıca Rumelihisar'dan adalara, Galatasaray'daki Aynalı Pasaj'dan Mahmutpaşa'ya kadar İstanbul'un çeşitli köşelerini ustaca değerlendiren, başarılı mekançevre kullanımıyla da dikkati çeken, martısı, kedisi, börtü böceği, vapur düdüğü bol, önemli ve anlamlı bir film kısacası. Bir de loş koridorlar, yer yer döşemeleri çürümüş, camsız çerçevesiz, izbe bölümler, kilitlenmiş ya da kapılarına tahtalar çakılarak iptal edilmiş gizli saklı ve eski eşyalarla döşenmiş, geçmişe dönük yaşanan odalar, arada bir ding dong'ları takılıp sürekli çalan, çok sayıdaki antika saatlerle dolu, filmin bir başka ana karakteri sayılacak Hisar'daki kale gibi yükselen o bildik kırmızı taş yapı var, unutulmaması gereken Lirizmin ağır bastığı, Doğu'ya özgü, dingin mistik bir bakışın yansıdığı, sinemasal bilgiye, birikime, yeteneğe sahip, umut veren, anlatacağı olan, aydın bir yazar yönetmen haberleyen A Ay'ı, Atilla Tokatlı'nın Denize İnen Sokak, Metin Erksan'ın Sevmek Zamanı ya da Nesli Çölgeçen'in Kardeşim Benim'i gibi klasiklerimizin çizgisinde ve Kutluğ Ataman'ın Karanlık Sular'ıyla birlikte, Türk sinemasının 1990'lardaki belki de en önemli ve ayrıksı üslup denemesi olarak selamlamak da olası. Bu hakiki filme hakiki sinemaseverlerin de hakkını vererek sahip çıkacağını sanırız. Unutmamalı, nice badireyi atlatıp gösterilmek için bunca yıl bekleyen A Ay'ın seyredilebilecği bir hafta daha var..(Sungu Çapan Cumhuriyet, 4 Ekim '96)

Yedi yıl gecikmeyle izleyebildiğimiz A, Ay adlı film için aklıma gelen ilk söz şu oldu: Ince işçilik. Yönetmen Reha Erdem gümüş kakma gibi işlemış filmini. Karanlık girinti ve parlak çıkıntılarla dolu, gizemli bir gümüş kemer A Ay. Yazık ki onu takacak zerafette giyinmiyoruz artık. Bu yüzden ızleyicisine yalnız Pera Sineması'ndan ulaşabildi. Sinemasever olma ayrıcalığına sahipseniz bu filmi mutlaka izlemelisiniz.

Kimi yönetmenler sinema dilini öyle bir kullanır ki tadı damağınızda kalan görüntülerden uzun uzadıya söz etmek istersiniz. "Anlatılsın elbet bütün hikayeler." Hemen her planı simgelerle yüklü, şiirsel A Ay da üzerine yazmak için yeterince malzeme sağlayan bir film. Gelin görün ki simgeciliğinin yanı sıra son derece yalın bir anlatımı olan bu filmi 'deşmek' de yazık olur. Metafizik boyutuyla da etkileyici A Ay. "Rüyaların tabirini arama. Rüya rüya içindir. Rüyada gördüğün kuş, rüyada gördüğün kuştur."

Reha Erdem, görme ve gösterme, görünen gerçeklik, görünmeyen ama varoldUğU söylenen üzerine çokça düşünmüş ve bu sorunsalları film içinde başarıyla çözümlemiş.
"Gösterilemeyen şeyler" gören küçük kızın son derece varsıl iç dünyası, onu doğaüstü bir varlığa dönüştüren düşgücü, dünyayı genel geçer maddi değerlerden soyutlamış biçimde algılaması, geçmişe ve kendisini anlayamayanlara duydUğu öfke bütün derinliğiyle yansıtılmış. "Her gördüğünü gösterebiliyor musun?"

Yönetmenin mekan seçimi de çok başarılı. Rumelihisarı'ndaki şatoyu andıran gizemli yapı (ki artık yerinde değil) ürkütücü görkemiyle filme çok uygun bir mekan oluşturuyor. (Alin Taşçıyan Milliyet, 4 Ekim '96)


8 Nisan 2020 Çarşamba

ZiYARET (1987)


Yönetmen: Kaya Ererez
Senaryo: Safa Onal
Görüntü Yönetmeni: Kaya Ererez
Müzik: Cahit Berkay
Yapım: Rüzgar Film/Kaya Ererez

Oyuncular: Hülya Avşar, Selçuk Özer, Engin İnal, Savaş Yurttaş, Gökhan Mete, Sevda Ferdağ, Sevinç Pekin, Sibel Savaş, Turgut özatay, Seyfettin Karadayı, Yaşar Şener, Ahmet Turgutlu, Selçuk Yalçındağ, Banu Sengelli, Erdoğan Akduman, Bülent Polat, Bayram İlvur, Hülya Birbilen

Konu: Öykü, gecenin bir saatinde tüm kasaba halkının taşlayarak kovaladığı biri gelinlikli iki kadının kaçışı ile başlar. Kasaba erkekleri "defalun orospular" diye bağırarak bu iki kadını acımasızca ve öldüresiye taşlar-lar. Kadınlardan yaşlı olanı istasyon-da bekleyen trene yaklaştıklarında aldığı taş darbesiyle ölür. Gelinlikli genç kız ise tek başına trene binmeyi başarır ve İstanbul'un yolunu tutar. Bir gece vakti parasızlık nedeniyle o biçim otellerden birinde yer bulur. Bir süre sonra otel basılır ve nezarethaneye alınır. Artık istemese de vesikalı olmuştur. Büyük kentin; genç, güzel, savunmasız ve kıstırılmış genç kızlardan talep ettiği bedeli, bu çaresiz kız da körpe bedeniyle ödemekten kurtulamaz. Düşük bir ücret karşılığında körpe benini, hayrat erkeklere cömertçe sunmak zorunda kalır. Öylesine kalır ki, bu mesleğin kurtları bile "bu yolun sonu yok" demesine karşılık onu yolundan çeviremez. Kaldırım pazarlıkları ve onun sonucunda otel odalarındaki alışık mesailer genç kızı tüketmez, aksine yaşama karşı büyük bir kinle dirençli kılar. Giderek fiyatı yükselir, müşterileri değişir, salaş oteller yerine evlere servise gider. Çevresindekileri kullanarak fotomodellik, mankenlik derken sosyetenin göz bebeği olur. Artık güçlüdür ve dilediği her şeyi satın alabilecek kadar da varlıklıdır. Yaşamdan alabileceği her şeyi almasına karşılık mutlu değildir. Yıllar önce küçük bir kasabada annesiyle birlikte taşlandığını ve onu yitirdiğini bir türlü unutamaz. Tekrar oraya, kendisiyle ve kasaba halkıyla ödeşmeye dönmek ister. Bu kez bütün kozlar onun elindedir. Tüm kasabayı satın almak ister. Yıllar önce kendisini taşlayanlar önünde el pençe dururlar. Ama artık çok geçtir.


ZİRVE (1987)



 



Senaryo ve Yönetmen: Samim Utku
Kamera Ali Engin
Yapım: Metro Film/Zeki Kafa

Oyuncular: Faruk Peker, Selen Bükey, Yaman Vuran, Kenan Pars, Yücel Emir , Oskihan Demir,

Konu: Ünlü bir basketçi olan Faruk (Faruk Peker), bir maç sırasında ayağı sakatlanır ve bir süre sonra da takımdan atılır.

ZİNCİR (1987)


Yönetmen: Korhan Yurtsever
Senaryo: Macit Koper (Osman Şahin’in “Irgat Erleri” ve Korhan Yurtsever’in “Zincir” isimli hikayesinden)
Görüntü Yönetmeni: Erdoğan Engin
Özgün Müzik: Serdar Ateşer
Yapım: Varlık Film /Lokman Kondakçı

Oyuncular: Halil Ergün, Betül Aşçıoğlu, Berivan, Oya Aydonat, Mete Sezer, Mehmet Akdil, İhsan Yüce

Konu: Siverek. Kâhta, Gerger, Nizip'ten pamuk ırgatları tüm cefasını çekmek için her yıl Çukurova'ya inerler; ve yerliler' sineklerin artmasından anlarlar ırgatların geldiğini ... Irgatlar; kadın, erkek kızgın güneş altında çalışırlar. çocuklar ise çadırlar altındadır. Hasat sonrası firezleri ateşe vermek adettir. Bu yıl yine firezler yakılırken ırgat çadırları ateş içinde kalır; ırgatlar, çadırlarını, mallarını, çadırlarda ki çocuklarını kurtarmaya koşarlar. Eşber ile Mahse'nin çocukları alevler içinde kalır ve ölür. Bu olaydan sonra erkekler çalışmama kararı almayı düşünürler, başka yerlerde çalışma hesapları yaptılar geri dönmeyi önerenler olur; kadınlar ise Mahse'nin başında ağıtlar yakar. Boran Ağa ise gelerek onlara üzüntülerini belirterek Şiro'nun gömülmesi gerektiğini söyler.

Ödül:
1988 “25 Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde” “en iyi 3. film”

v    İlk filmi " Fırat Cinleri" ile iyi bir çıkış yapıp uzun yıllar sessiz kalan yönetmen Korhan Yurtsever'in bu film Osman Şahin'in "Irgat Erleri" ve Yurtsever'in "Zincir" adlı hikayelerinden uyarlanmıştır. Sinemamızın eli yüzü düzgün yapıtlarından olan bu film, gösterime girdiği sıralarda başka bir boyutuyla da ses getirmişti. Yönetmen, filmin kısa sürede gösterimden kaldırılmasını protesto etmek için, film makaralarını sinemanın önünde yakmıştı.
v     
 Korhan Yurtsever'in "Fıratın Cinieri"ni ne kadar sevmiştik!..,Tam 10 yıl oluyor. Talihsiz bir "Kara Kafa" filminden ve uzunca bir Almanya sürgününden sonra, Yurtsever'in yönetmek fırsatını bulduğu "Zincir"de yine birçok serüvenden sonra, gösterime giriyor. "Zincir", Çukurova'da pamuğa çıkan Zülfo karısı Elif ve küçük bebelerinin öyküsünü anlatıyor. Ancak Osman Şahin'in Öykü-sünü geliştirmiş, Koper/Yurtsever ikilisi. Pamuk hasadında, ağanın hırsı yüzünden baslarına olmadık bir iş gelen çifti, biz daha sonra çalışmaya başladıkları bir Lunapark'ta tanıyoruz. Ve olay, geriye dönüşlerle gelişiyor, boyutlanıyor.

'Zincir", hem kusurları, hem de erdemleri olan bir film... Ben, kendi adıma, bir filmle çok zengin şeyler anlatılabileceğine, bir filmin gereğinde tüm yaşamı kavrayabileceğine inanıyorum. (Ancak kimi zaman da bunu yapmayı deneyen filmlerimiz, öylesine ukala, yanlış ve da-yanılmaz oluyor ki!) "Zİncir"in temel kusuru, yaşamı ayrıntılarla kavrama yetisinden yoksun oluşu. Bir buçuk saat boyunca bize izletilen öykünün tek bir ana teması, tek bir dramatik çıkış noktası var. Anne ve çocuğu ilişkisi. Bu ilişki, bu ana tema, filmi beslemede yetersiz kalıyor. Ancak bunu klasik tragedyadaki yer, zaman tema birliğiyle benzeştirmek ve filme amacının alçak gönüllülüğü için olumlu bakmak da mümkün.

Korhan Yurtsever, bu yeni filminde sinema tekniğine egemenliğini, tam bir "teknisyen" olduğunu yeniden kanıtlıyor. Filmin kurgusu, özellikle gece çekimlerinin kalitesi yüksek düzeyde. “Atilla Dorsay, “12Eylül Yılları ve Sinemamız”


ZAMANSIZLAR (1987)


Yönetmen: Ömer Uğur
Senaryo: Cemal Gözütok, Ömer Uğur
Görüntü Yönetmeni: Ümit Ardabak
Müzik: Haluk Özkan
Yapım: Varlık Film/Lokman Kondakçı

Oyuncular: Berhan Şimşek, Nilgün Akçaoğlu, Bülent Kayabaş, Orhan Güzeloğlu, Menderes Samancılar, Sevinç Pekin, Kenan bal, Cengiz Sezici

Konu: Yarı açık cezaevinin bulunduğu sahil kasabasında bir festival düzenlenir. Ve bu şenlik nedeniyle kasaba ya bir tiyatro grubu gelir. Ekibin tüm umudu bu şenliktedir. Çünkü, bazı nedenlerle dağılmak üzere olan kumpanya bu sahil ka-sabalarında belki de son şanslarını deneyeceklerdir. Gençliği taş duvarlar içinde çürüyen ve sekiz yıldan beri bir ihaneti unutamayan suskun mahkum (Berhan Şimşek), kumpanyanın yorgun kızı Gülay, (Nilgün Akçaoğlu), cezaevinde düzenle-nen moral gecesinde ilk kez karşılaşırlar. Ve aralarında tutku dolu fırtınalı bir aşk başlar. Aynı zamanda gururlu bir taşra mütegallibesi olan Ragıp da (Orhan Güzeloğlu), Gülay'ın üzerin zar atmaktadır. Kumpanyanın yöneticisi Emin (Bülent Kayabaş) ise, tekrar bir dağılma noktasına gelen ekibini bu fırtınalardan kurtarmak için, zorunlu bir mücadeleye girer.


YUVASIZLAR (1987)


Yönetmen: Temel Gürsu
Senaryo: Aydemir Akbaş, Recep Filiz
Görüntü Yönetmeni: Abdullah Gürek
Söz ve Müzik: Nejat Söylemez (Yuvasızlar)
Müzik: Şah Plak
Yapımcı: Zikri Köksoy

Reji asst.: Faruk Turgut, Aynur Başkök, Kamera Asst.: Mesut Çağdaş, Tonmaister: Cüneyt Sarvazlar, Kurgu: Sedat Karadeniz, Set teknisyenleri: İsmail Kündem, Enver Kündem, İbrahim Uğurlu, Işık Şefi: Ergun Şimşek, Yardımcılar: Selahattin İlhan, Ali Koşum, Laboratuar Şefi: Sabahattin Hoşsöz, Laboratuvar: A. Tümay Rızai, Şems Toksöz, Ses Mühendisi: Erkan Esenboğa, Negatif Montaj: Ömer Aksu, Sultan Yıldırım, Prodüksiyon Amiri: Fikret Ertuğrul, Prodüksiyon Asst.: İlhan Yener, (Sineray Stüdyosunda hazırlanmış ve seslendirilmiştir).

Oyuncular: Küçük Ceylan, Melike Zobu, Hakan Tanfer, Agâh Hün, Gül Vergon, İ. Hakkı Şen, Turgut Özatay, Tuncer Sevi, Ali Yalaz, Ahmet Cebi, Mustafa Yavuz, Erdal Tosun, Cüneyt Aydemir, Aysel Kiper, Yaşar Kutbay, Medet Uğurlu, Selahattin Fırat, Mehmet Uğur, Ali koşum, Yılmaz Kurt, İbrahim Uğurlu,

Konu: Yoksul koca karısının sırtından para kazanma hesapları yapmaktadır... Çeşitli olaylardan sonra oğulları Hakan bir cinayet suçuyla hapse girer. Kızları Ceylan ise başkalarının yanına sığınmak zorunda kalır…

YOLUN SONUNDAKİ KARANLIK (1987)



Senaryo ve Yönetmen: Orhan Aksoy
Görüntü Yönetmeni: Abdullah Gürek
Yapım: Uzman Filmcilik/Kadir Turgut, Ferit Turgut

Oyuncular : Sibel Turnagöl, Yalçın Gül-han, Savaş Yurttaş, Levent Kazak, Haluk Kurtoğlu, Mühip Arcıman, Gülsen Tuncer, Serkan Yaşar Kutlubay, Cezmi Baskın, Zeliha Ulutürk, Sami Hazinses, Mustafa Suphi, Gülten Ceylan, Günay Güner,

Konu: Ailesini terk ederek İstanbul'da bir otele yerleşen Zeynep'in (Sibel Turnagöl) amacı şöhret olmaktır. Genç kız, gittiği bir figürasyon bürosunda oyuncu seçimleri yapan Cemil'le (Savaş Yurttaş) tanışır. Bir süre sonra da Zeynep, Cemil'in evinde kalmaya başlar. Bir gece gittikleri diskotekte polis baskınına uğrayan Zeynep, orada bulu-nan Necdet'in (Yalçın Gülhan) dikkatini çeker. Kendisine bu yolda yardımcı olacağını söyleyen Necdet'in gerçek yüzü ortaya çıkar. Çünkü, Zeynep kendi-ni paralı işadamlarının yatağında bulur.

72. KOĞUŞ (1987)


Yönetmen : Erdoğan Tokatlı
Senaryo: Çetin Öner, Erdoğan Tokatlı (Orhan Kemal'in aynı isimli oyunundan sinemaya uyarlama)
Görüntü Yönetmeni: Ertunç Şenkay
Müzik: Sven Torstenson
Kurgu: Veli Akbaşlı
Yapım: Topkapı Film/Yaşar Tunalı

Oyuncular : Kadir İnanır, Halil Ergün, Tülay Arda, Menderes Samancılar, Savaş Yurttaş, Ali Tutal, Rasim Öztekin, Engin İnal, Erol Demiröz, Erol Durak, Gökhan Mete, Hakkı Kıvanç, Filiz Küçüktepe, Mehtap Anıl, Cengiz Sezici, Kutay Köktürk, Suna Çiftçi, Yaşar Kutbay, Hasan Saraç, Erol Özkök,

Konu: 72. koğuşun mahkumlarından Ahmet Kaptan (Kadir İnanır), bileğine güçlü, mert bir adamdır. Mertliğinin yanı sıra saf bir dünyası olan Rizeli genç, bir gün hapishane müdürünün odasına çağrılır. Çok sevdiği anası, Ahmet Kap-tan'a 150 lira gönderilmiştir. O dönemin koşulları içinde, yani 1941'li yıllarda bu, hatırı sayılır bir paradır. Ahmet Kaptan, paranın bir kısmıyla koğuşta kendine ranza ve döşek alır. Gariban mahkum arkadaşlarına da yardım eder. Koğuşa soba kurdurur, karınlarını doyurur. Ancak, mahkumlardan cezaevinin uyanık meydancısı Bobi, Ahmet Kaptan 'ın paralarına gözünü dikmiştir. Kumar oynamasına ikna eder. Bu arada da Ahmet Kaptan'ın kadınlar koğuşundaki Fatma’ya (Tülay Arda) tutkunluğunu bildiğinden yeni bir oyun kurar. Rizelinin çamaşırlarını Fatma'ya yıkatır. Kızın ona sevgisinden söz eder durur. Fatma'nın ağzından yazdığı sahte ve uyduruk mek-tuplarla yüreğindeki sevdayı iyice tutuş-turur. Böylece de saf Rizelinin paralarını yavaş yavaş çekmeye başlar. Bir yan-dan 2. dünya savaşı tüm şiddetiyle sürüp giderken ortalığı korkunç bir kış bastırır. Kaptanın, kumarda şansı döner, Ahmet Kaptan, bir kavga sırasında camları kırılan pencerenin önünden bir türlü ayrılmaz, Odun alacak parası da kalmamıştır. Ve Ahmet Kaptan, pencerenin önünde Fatma’yı düşlerken donarak ölür.

v    Tokatlı'nın uyarlaması. Özellikle baş-larda seyirciden sıra dışı bir çaba istiyor. Eski Sultanahmet Cezaevini, tertemiz badanalı duvarlarına 1940'ların savaş yıllarının Sultanahmet'i, hatta sıradan bir cezaevi "farz etmek" gerekiyor önce.., Sonra en azından Fitaş Sinemasında bizim izlediğimiz seansta hiç anlaşılmayan konuşmaları anladığımızı varsaymak gerekiyor. Ancak böyle çeşitli varsayımlarla bir film izlediğinizi varsayarak giderken, birden garip bir şey oluyor. Filmin ve konunun birden sizi kavradığını, içine aldığını duyumsuyorsunuz. Bir büyü oluşuyor, bir iletişim kuruluyor ve hele bir oyundan uyarlanmış bir filmde, sözlerin hepsini anlamamak gibi büyük bir handikapa karşın, perdede olup biteni ilgiyle izlemeye ko-yuluyorsunuz.
v     

Çünkü ortada kuşkusuz Orhan Kemal'den kaynaklanan sapasağlam bir yapıt, engin bir insan deneyimi, geniş bir gözlem hazinesi var. Sonra Tokatlı'nın oyuncu seçimi ve yönetimini iyi bildiğini fark ediyorsunuz. Tokatlı'nın sanki kendini duyurmamayı, varlığını fark ettirmemeyi seçmiş sineması, belki filmi içine kapandığı dar mekandan alıp kanatlandıramıyor, kimi çok usta İşi cezaevi filmlerinin yaptığı gibi, "duvarların ötesine" çıkamıyor... Buna karşılık, Tokatlı'ın kendini duyurmayan sineması, oyunculara büyük fırsatlar veriyor, onlar ön plana çıkarıyor, destekliyor. Ve tüm bir erkek oyuncular kadrosunun Orhan Kemal tiplerini, Rizeli Ahmet Kaptan'dan "meydancı'ya, 'yazardan Bobi'ye, usta-lıkla canlandırdığı, kolay yadsınamaz bir olgu olarak ortada. Ve özellikle film, son bölümlerinde, oyunun dramatik finalini, bu kez sinemanın da önemli katkısıyla daha da etkili biçimde perdeye yazıveriyor...

"72. Koğuş", Orhan Kemal'in önemli yapıtından çıkarılabilecek en iyi film değil belki... Özellikle dekor, çekim koşulları, çekim sonrası işlemleri alanlarında sanının daha çok çaba (ve bütçe) isliyordu. Ama bu haliyle de oldukça ilginç, sağlam yapılı ve etkileyici bir film... “Atilla Dorsay, “12 Eylül Yılları ve Sinemamız”

YILLAR “Seni Sevmeyen Ölsün” (1987)


Yönetmen: Engin Temizer
Hikâye: Hasan Çelik
Senaryo: Haşmet Zeybek
Görüntü Yönetmeni: Ümit Ardanak
Müzik: Burhan Bayar
Yapım: Kale Film / Hasan Çelik

Oyuncular: Tüdanya (Hatice Döngü), Salih Kırmızı, Murat Soydan, Münir Özkul, Selahattin Fırat, Bilge Zobu, İhsan baysal

Konu: Almanya dönüşü trafik kazası geçiren bir aileden sadece kızları sağ kurtulur. Dedesi tarafından büyütülen genç kız yıllar sonra ünlü bir şarkıcı olur.

YETİMLERİN AHI (1978)


Yönetmen: Cevat Okçugil
Senaryo: Muharrem Gürses, Ali Ekdal
Kamera: Ferhat Bakır
Yapım: Yaşam Film/Gazanfer Dirlik

Oyuncular: Gülen Yaman, Tuğrul Meteer, Nalân Çöl, Sibel Savaş, Hülya Günal, Remo Değerli, Nusret Özkaya, İbrahim Kurt, Ali Güney, Küçük Yıldız: Eyüp Dirlik

Konu: Besleme olarak ağanın yanında büyüyen kız, kendisine aşık olan ağaya teslim olmamak için köyünden kaçar. Sığındığı bir başka çiftlite çiftlik sahibinin oğluna aşık olur ve iki genç arasında aşk başlar ve böylece filmde de olaylar gelişir.

YER DEMİR GÖK BAKIR (1987)


Senaryo ve Yönetmen: Zülfü Livaneli (Yaşar Kemal'in aynı isimli romanından)
Görüntü Yönetmeni: Jürgen Jürges
Müzik: Zülfü Livaneli
Kurgu: Bettina Böhler
Yapım: Türk İnter Film (Ülker Livaneli) Alman(WDR –Köln/Wim Wenders, (Road Movies- Berlin) Ortak Yapım

Kamera Asistanı: Astonn Kilma, Sanat Yönetmeni: Gürel Yontan, Yönetmen Asistanları: Carcilles, Bischolf, Eray Özbal, Giysiler: Yudum Yontan, Ses Kayıt: Detier Fichtaer, Kurgu Asistanları: Rcry, Loren Edizel, Işık Şefi: Rainer Stocus, Set Ekibi: Sonay Kanat, Adnan Cevap, Kemal Kandak, Önder Erdoğan, Script: Yasemin Yazıcı, Köy Yaşam Amiri: Güngör Yıldırım, Çekim Amiri: Şarl Şahbaz, Yaşam Asistanı: Evelyn Şahbaz, Yapım Koordinatörü: Ah-met I. Doğan, Yapım Yönetmeni: Peter Schulze, Yapım Sorumlusu: Rennée Gündelach,

Oyuncular: Rutkay Aziz (Taşbaş), Macide Tanır (Meryemce), Yavuzer Çetinkaya (Muhtar), Serap Aksoy (Emine), Yasemin Alkaya (İsmail’in kızı), Eray Özbal (Recep), Gürel Yontan (Ali), Oğuz Esen (Hasan), Hülya Göğer (Ümmühan), Tuncay Akça (Memidik), Melih Çardak (Ömer), Dilek Damlacık (Hüsme), Peter Schulze (Vurgun Ahmet), Ingeborg Carstens (Elif), Hülya Alakuş (Fatmaca’nın kızı), Cemal Biçer (Çarıksız Murat), Mustafa Gölçen (Poyraz), Mustafa Güler (Musa), Sonay Kanat (Bekar), Emoş Yılmaz (Memidik’in annesi), Dursun Coşkun (atlı), Yudum Yontan (üsme’nin annesi), Ali Haydar Cenan (Bekçi), Hasan Ündağ (1.Jandarma), Haşim Bal (2. Jandarma), Kerim Özgül (3.Jandarma), Hediye Yıldırım (Sefer’in 1.karısı), Naciye Fındık (Sefer’in 2.karısı), Köy Heyeti: Mustafa Güler, Mehmet Güler, Cemal Biçer, Suat Kurt (Taşbaş’ın 1.oğlu), Hasan Fındık (Taşbaş’ın 2. Oğlu), Sefer’in Çocukları: Orhan Koç, Necla Fındık, Köksal Aslan (Taş Adam), Şarl Şahbaz (Çavuş)

Konu: Çukurova'da çaresizlik, yoksulluk ve korku içinde yaşayan insanların öykü-sü. Köylüler acımasız doğa karşısında yaşam savaşı verirlerken, bir gün Adil Ağa'nın kapılarına dayanmasını korkuyla beklerler. Çünkü köylülerin beklentileri altında yatan korku, Adil Ağa'ya olan borçlarıdır. Bu çaresizlik içinde yaşayan köylüler, sonuçta kendilerine sahip çıkması için Taşbaş'ı (Rutkay Aziz) bir "ermiş" bir "mitos" durumuna getirirler. Tüm hastalıkları, herşeyi bir dokunuşuyla iyi edeceğine inandıkları Taşbaş, onlar için artık peşlerine takıldıkları bir "umut"tur. Oysa Taşbaş, köylüleri düş dünyasından kurtarmak için çaba sarf eder. Ama her şey boşunadır. Köylüleri inandıramaz. Ve bir noktadan sonra Taşbaş da köylülerin düştüğü tuzağa düşer gibi olur. Çünkü bu düş dünyasının içinde o da kendini bir "ermiş" gibi görmeye başlayacaktır. Tüm bu olayları dikkatle izleyen muhtar (Yavuzer Çetinkaya) ise, gerçeğin farkındadır. Ne var ki köylülerin inancını yıkmak için gösterdiği çabalar neticesiz kalır. Sonuçta jandarmalar Taşbaş'ı alıp götürürler.

Not: Film tümüyle sesli çekildi. Ve Liva-neli'nin "ilk yönetmenlik denemesi".

ÖDÜL:
*Cannes Film Şenliği'nde (1987) katıldı San *Sebastian'da (1987) OCİC ödülü aldı. Jurgen Jurges'e Köln Foto Kina Fuarı'nda (B. Almanya1988) "altın kamera ödülü".

v    Livaneli'nin birbirinden güzel ve etkileyici, ama işlevsel olmaktan soyut-lanmış durağan görüntülerin en oluş-turduğu bu "kar operası" ve "vahşi Şiir"inde Yaşar Kemal'in dünyasını yakalamak öylesine zor öylesine uzak ki... Kendisinin de tanımlamadığı gibi "diyaloglardan çok görüntülere" yer vermesi filmi neredeyse "Doğu'dan kış manzaraları" düzeyine düşürmüş gibi geldi bana. Yaşar Kemal'in tüm yapıtlarına egemen olan çevre-kişi bütünleşmesi, insan-çevre-doğa arasındaki savaşın, bu birbirinden en güzel doğa fotoğrafları ile adeta yoksulluk ile çare-sizliğin üzerine yağan bir süs gibi çörek-lenmiş. Filmin belki de ana teması olan "çaresizlik" ve "korku" da tıpkı, insan ile doğa arasındaki yapay ilişki gibi oldukça yüzeysel daha doğrusu belirsiz bir biçimde geçiştirilerek "ermiş" yaratma gereksinimini bir fantezi haline sokmaya yetmiş. Beklenip de bir türlü gelmeyen "ağa" ile köylülerin bir "sahip bulmaya" yönelişleri içinde bulundukları toplumsal/ekonomik gerçeklerden oldukça da soyutlanarak, neredeyse bir güldürü motifinin düzeyine indirgenmiş. Köylülerin korkuları, bu korkularından kaynaklanan kimi düşleri, kinleri, umut ve yoksullukları da Livaneli'nin biçimsel kaygıları ön plana çıkaran sinemasal anlayışı içinde bir' bakıma eriyip gitmiş (Burçak Evren, .Güneş, 8 Ocak 1988). “Agah Özgüç, “Türk Filmleri Sözlüğü”

v    Filmin: En azından oyuncular, senaryo, yönetim ve müzikleri kadar, nefes kesici görüntüleriyle dikkat çekiyor; bu bağlamda, "bir Livaneli filmi" olduğu gibi, "bir Jurgens filmi" de sayılabilir (Bkz.: Ali Hakan, Yer sinema gök müzik, 2000'e Doğru, S.: 3, 10016 Ocak 1988).

v    Belli ki çok iyi bir set kurulmuş, ulusla-rarası bir görüntü yönetmeni ve sıkı teknik olanaklar sağlanmış. Ne var ki filmde bir yönetmen otoritesinin boşluğu şiddetle seziliyor. Hemen her şey "görüntünün" hizmetine verilmiş. Evet, olağanüstü güzellikte görüntüler var; Jupgen Jurgens çok iyi bir görüntü yönetmeni, ama birbirine akmayan tek tek görüntülerin varlığı, film yapmaya yetmiyor. Sonuçta iyi bir dia gösterisi de size bu hizmeti sunabilir. Hele Multi Media çağında. Hatta çoğu kez iyi bir görüntü elde etmek adına yapılan şeyler o kadar belli ediliyor, niyet o kadar sezdiriliyor ki, tadınız tuzunuz kaçıp kızmaya bile başlıyorsunuz. Örneğin Türk köyündeki alman delisinin ilk göründüğü sahnede Brueghel'e benzesin diye gösterilen gayret insanı biraz mahçup ediyor. Ayrıca kaçak aşıkların kulübede şömine önündeki aşk sahnelerindeki duyarlığın bir Ümit Besen filminde de pek farklı çekilmediği kanısındayım. Ayrıca birçok sahnede açma kapama ile yapılan geçişlerin ve günümüz sineması için "geri" bir çözüm olduğunu düşünüyorum. Ayrıca tempoyu iyice ağırlaştırdığı kanısındayım ( Murathan Mungan, Türk sinemasında bir mevsim: Kış, Söz, 8 Ocak 1988).“Agah Özgüç, a.g.e.”

v    Livaneli, Yaşar Kemal'in coşkun anlatımını ve atmosferini perdede kurmaya soyunduğu ilk yönetmenlik deneyiminde, öncelikle senaryodan kaynaklanan "zaafların" tuzağına düşmekten kurtula-mıyor. Kimi konuşmaların tekrarlandığı, tam bir doğallığı erişemeyen film genelde mesajını iletemeyen bir "üslup karmaşa ve kargaşası" içinde, bir türlü toparlanıp etkileyici bir film tutturamıyor. Ard arda getirilmiş güzel fotoğraflar, yönetmenin deyişiyle "yerel renklerden, süslerden arındırılmış, karlarla kaplı bir dünyada geçen kış masalı" olmasına yetmiyor film. Çünkü genelde, havada kalan bir üslupsuzluk egemen "Yer Demir Gök Bakır"a (Sungu Çapan, Milliyet Sanat Dergisi, S.: 185, 1 Şubat 1988). “Agah Özgüç, a.g.e.”

v    Filmdeki "ermiş" veya "mit", köylülerin inşa ettiği "mit" değil, Livaneli'nin Livane-li'nin şahsında 'Türk aydın ve bürokratının inşa ettiği "ermiş"tir. Bu noktada, köy ve köylüler, Livaneli'nin kamerasının önünde debelenen kobaylara dönüşüyorlar; bu insanlar gerçekten var oldukları için var değiller; Livaneli'nin "Yer Demir Gök Bakır" filmi için varlar ve Livaneli'nin bakış açısı içinde varlar. İşte bu yüzden filmin akışı içinde köylülerin "mit"i önemini kaybediyor, Livaneli'nin resmi ideolojisinin "köy mit"i ön plana çıkıyor (Hüsamettin Arslan Tercüman, 7 Ocak 1988). “Agah Özgüç, a.g.e.”

v    "Yer Demİr Gök Bakır" İçin bir yabancı gazete "bir kar operası" demiş... Ben daha çok bir "kar şiiri" derdim. Çünkü, opera sözcüğünün çağrıştırdığının tam tersine, Zülfü Livaneli. bu filmde, kimi şeyleri haykırarak, abartarak, altını çizerek vermeyi değil; tam tersine, alçak sesle, usul usul vermeyi yeğlemiş. Yürekli, hatta cü-retti bir tavırla, Yaşar Kemal motiflerini, Yaşar Kemal'i bile şaşırtması gereken bir sadelikle, nerdeyse Batılı bir sinemacı tavrıyla ele almış. Bir Türk romanına bir Batılı gibi yaklaşmak... İşte hem övgülere hem de sövgülere yol açabilecek, en azın-dan farklı, değişik bir tavır!..
v     
Yer Demir Gök Bakır’ı Cannes'da ilk kez gördükten sonra, Yaşar Kemal'in ünlü üçlemesini yeniden okumaya başladı-ğımda şunu fark ettim: Yaşar Kemal gerçekten de romanları sinemalaştırılması ne denli zor bir yazar!.. Bu yalnızca, o ünlü doğa tasvirlerinden, sözcük zenginliğinden, anlatma ve yazma şehvetinden kaynaklanıyor değil... Ayrıca Yaşar Kemal romanlarında, yalnız sinemalaştırma çabasıyla değil, dikkatli bir okumayla da meydana çıkan bir klasik anlamda drama ve dramaturjiye meydan okuma, giderek sırt çevirme özelliği var. Diğer bir deyiş-le, klasik dram anlayışı açısından alabildiğine yalın gözüken romanlar bunlar... Tüm "Ortadirek", Meryemce kadının oğlu Ali ve ailesiyle birlikte "dağın öteki yüzü"ne inmesinin öyküsüdür... Tüm "Yer Demir Gök Bakır" da bir anlamda, bir köyün, bir türlü gelmeyen alacaklısı Adil Ağa'yı beklemesinin öyküsü... Ya-şar Kemal'in büyüklüğü, kuşkusuz bu temelde "cılız" gözüken malzemeden olağanüstü bir çağdaş meddah, bir büyük hikâye ustası, bir söz büyücüsü kimlikleriyle büyük romanlar çıkarabilmesindedir. Ama aynı romanları filme almaya sıra gelince, ne yapacaksınız? Sözü, sözün büyüsünü, edebiyatın gücünü ortadan kaldırınca geriye ne kalacak? Bir Yaşar Kemal romanına nasıl, hangi tavırla yaklaşacaksınız? Zülfü Livaneli, seçimini baştan ve radikal bir tutum la yapmış. Şimdiye dek yapılmış bütün "köy filmlerimizi unutmuş. Romanın içindeki dram malzemesine yüklemeler yapmamış, hiçbir abartmaya gitmemiş. Tüm vuruculuğuna karşın, ne o çarpıcı egzotik görüntüyü, ne "iyi-kötü" çatışmasını, ne öyküde gizli çeşitli dramatik ipuçlarını abartmış, sömürmüş ...

Ve ortaya hiç de beklenebilecek bir Yaşar Kemal uyarlaması olmayan, ama kendi kişiliği olan değişik bir film çıkmış ... İşin tuhafı, şimdiye dek yapılmış çok daha "saygılı", çok daha "Ortodoks" Yaşar Kemal uyarlamalarından daha çok Yaşar Kemal olan bir film ... En azından Yaşar Kemal'de var olan evrenseli çok daha iyi ortaya çıkartan, belli bir yabancılaştırma, belli bir şaşırtma pahasına (kuşkusuz bunlar bizim seyircimiz için söz konusu), Kemal'i daha çok evrensel kılan bir film bu. En azından benim kişisel görüşüme göre.

Zülfü Livaneli, yöresel ağzı bir yana bı-rakmış. Giysilerde gerçeklik duygusundan çok, belli bir stilizasyonu yeğlemiş. Coşkulu, eğlenceli sahnelere eşlik eden müziğini, hiç de yerel tonlar taşımayan, hatta Ali'nin ağzındaki kavaldan Batılı sesler çıkartan bir müzik olarak düşünmüş, kullanmış... "Kötü" muhtarda Yavuzer Çetinkaya hiç de patolojik olmayan bir kötülüğü yakıştırırken, Taşbaş'ta köy Aziz'i de yalın, en küçük bir abartısı olmayan bir kıvamda oynatmış. Çetinkaya'nın "kötü muhtar"lığı sinema-mızdaki binlerce örneğinden ne denli uzaksa, sözgelimi Macide Tanır'ın Meryemce’si de yine sözgelimi Aliye Rona'nın yaşlı, inatçı köy kadını anIayışından o denli ırak. Kolayca sömü-rülebilecek kimi sahneleri (örneğin köylü-nün Adil Ağa'yı beklerken yapılacaklar konusunda birbirine girmesi, muhtarın, yeğenini dövdürmesi, kaçan aşıkların donup ölmesi, gibi), oldukça ekonomik biçimde, kısacık bölüvermeyi yeğlemiş ... Yaşar Kemal mizahım genelde oldukça 'iyi biçimde korumuş ...

Kuşkusuz filmde belli dengesizlikler de var. Filmin ilk bölü-münde Adil Ağa'nın beklenmesi olayı, romanı (ve Yaşar Kemal'i) pek bilmeyen bir seyircide, filmin bu yönde gelişeceği, bir ekonomik sömürü sergilenmesine tanık olacağı izlenimi yaratıyor. Özellikle Batılı seyirci, sanırım ki sanki ekonomik kökenli bir "Godot'yu Beklerken" göreceğini sanıyor. Ancak sonradan olayların tümüyle yön değiştirmesi ve konunun, kendi halindeki Taşbaş efendinin evliyalığına dönüşmesi, sanırım senaryoda çok İyi çözümlene-memiş. Ayrıca oyuncu yönetiminde kimi eksiklikler olduğu, yukarda sözünü ettiğim kısa ve Özlü anlatımının kimi yerlerde, yine özellikle yapıta yabana olanlar içini kimi gelişmeleri anlamayı zor, giderek olanaksız kıldığı da söylenebilir. Filmin kimi sahnelerinin her şeye kargın belli bir biçimcilik kaygısı taşıdığı özün yer yer estetiğe kurban edildiği gibi bir izlenim edinmek de mümkün...

Ama "Yer Demir Gök Bakır", bu eksiklikleri veya kaygıları aşıp kendi sesini, tonunu bulan bir film... Bir büyük romandan ya-pılmış, alabildiğine yürekli, özgün, değişik bir film; birçok şeye meydan okumayı, anti-köy filmi, anti Yeşilçam dramı, anti- doğa freski ve anti-başka şeyler olmayı göze almış, en azından "farklı" olmaya yönelmiş bir film... Ve sinemada (Peter Ustinov'un "İnce Memed"i de dahil) şimdiye dek yapılmış en başarılı Yaşar Kemal uyarlaması. “Atilla Dorsay, “12 Eylül Yılları ve Sinemamız”


YEMİN (1987)


Yönetmen: Cevat Okçugil
Senaryo: Ali Ekdal
Kamera: Ferhat Bakır
Yapım: Yaşam Film /Gazanfer Dirlik

Oyuncular: Güler Yaman, Tuğrul Meteer, Yılmaz Köksal, Sibel Savaş, Hülya Günal, Nalân Çöl, Nusret Özkaya, Remo Değerli,

Konu: Ağabeyi olduğunu bilmediği bir genci seven kızın öyküsü.