Powered By Blogger

17 Aralık 2022 Cumartesi

  

HABABAM SINIFI MERHABA (2003) 


Yönetmen: Kartal Tibet, Senaryo: Kemal Kenan Ergen, Görüntü Yönetmeni: Ertunç Şenkay, Yapım: Arzu Film/Ferdi Eğilmez – Fida Film Afiş Fotoğrafları: Banu Demirci, Kostüm Tasarım: Gülümser Gürtunca, Kurgu: İsmail kalkan, Offline Kurgu: Erkan Özekan, Sanat Yönetmeni: Mustafa Ziya Ülkenciler, Yürürücü Yapımcı: Şenol Zencir, Cengiz Çağatay, Yardımcı Yönetmen: Tolgay Ziyal, Müge Alper, Reji Grubu: Sema Aybar Kaplan, Sara Mehdi Ertaş, Fatih Doğan, Nida Şafak, İrfan Atasoy, Prodüksiyon Amiri: Abdullah Baykal, Prodüksiyon Asistanları: Ayhan Çelik, Taner Yozgatlı, Murat Toıprak, Savaş Ceylan, Cenk Çağatay, PostProdüksiyon Koordinatörü: Berna Yeşilyurt, Focus Puller: Aydoğan Yıldız, 1. kamera Ast.: Ali Cihan Yılmaz, 2. Kamera Ast.: Cenk Tataer, Işık Şefi: Sezgin Okur, Işık Grubu: Bülent Yavuz, Volkan Aslan, Levent Yiğit, Serdar Türkoğlu, Fatih Özçelik, Bülent Bayraktar, Ses Teknisyeni: Serkan Akar, Boom Operatörü: Serhat Taşlı, Kostüm: Gencellar, Kostüm Tasarım: Gülümser Gürtunca, Kostüm Ast.: Neşe Terzioğlu, Taciser Gürtunca, Sanat Grubu: Bektaş İldem, İbrahim İldem, Set Amiri: Fatih Özcan, Set: Cengiz Çirkin, Turgay Sarıkaya, Umut Özcan, Kudret Evren, Makyaj: Celal Gonca, Nevin Kuzucu, Özlem Kurt, Kuaför: Aydoğan Akkaya, Dublaj kayıt: Bülent taran, Laboratuar Kontrol: Yusuf Özbek, Kopya Baskı: Mustafa Koç, Erkan Göüş, Film Yıkama: Orhan Turgut, Ayhan Kısa, İlhan Özkan, Engin Çolakoğlu, Negatif Montaj: Selahattin Turgut, Burcu Doğanay,

Oyuncular: Mehmet Ali Erbil (Deli Bedri), Halit Akçatepe (Güdük Necmi), Hülya Koçyiğit (Fatoş Hoca), Mehmet Ali Alabora (Matkap Emre), Nehir Erdoğan (Arzu), Zeki Alasya (Boz Ali), Çetin Çiftçioğlu (Hitit Besim), Bülent Kayabaş (Şalter Haşmet), Zihni Göktay (Üçbuçuk Yusuf), Sümer Tilmaç (Sazan Kamil), Yeliz Yeşilmen ((Alev Alev), Erol Büyükburç (Minör Nurettin), Hamir Haskabal (Bayır Niyazi), Ayşen Gruda (Ayşe Hanım), Cem Gürdap (Tulum Hayri), Ahmet Arıman (Hayta İsmail), Tuncay Akça (Bacaksız Amca), Şafak Sezer (Casusu Ercü), Cengiz Küçükayvaz (Kötü Kenan), Peker Açıkalın (Sayko Numan), Melih Ekener (Bebe Ruhi), Ercüment Serpil), Kete), Ceyhun Yılmaz (Kermit Kemal), Hasancan Şeremet (Sabastian), Ofelya Küçükayvaz (Damla), Bülent İğdiroğlu (Kalem Şakir), Cengiz Nezir (Bozum Cahit), Mert Saka, Serdar Kınacı, Çiğdem Mizrahi, Ümit Olcay, Ogün Kaptanoğlu, Seda Sevin, Çağhan Ergün, Eray Yumuşakere

Konu: Yıl 2003, eski Hababam Sınıflarının okulu olan Özel Çamlıca Lisesi hala eğitim ve öğretime devam etmektedir. Okul sahibi vefat etmiş, okulu oğlu Deli Bedri (Mehmet Ali Erbil) tarafından işletmektedir. Okuldaki Hababam geleneği de tüm hızıyla devam etmekte ve okuldaki tüm öğretmenler bu sınıftaki öğrencilerin bin bir türlü oyunlarından yılmış kaçacak yer arar olmuşlardır. Tüm bunları fırsat bilen Deli Bedri lakaplı okul sahibi okulu kat karşılığı müteahite satıp yerine plaza yapılmasını arzulamaktadır. Onun bu hayalinden haberdar olan okul müdiresi Fatoş Hoca (Hülya Koçyiğit) okulun satılma bahanesi olan Hababam Sınıfı ile mücadele edebilmek için eski Hababamcılardan yardım ister. Tulum Hayri (Cem Gürzap), Hayta İsmail (Ahmet Arıman) ve Güdük Necmi (Halit Akçatepe) aralarında konuşur ve Güdük Necmi’yi okula sahte Rehberlik Öğretmeni olarak yollamaya karar verirler.

Okula elinde sahte belgelerle gelen Güdük Necmi bir süre sonra Hababam Sınıfı’na gerçek kimliğini açıklar ve Hababamcılarla işbirliği yaparak Deli Bedri ile mücadele etmeye başlarlar. Sınıfın içinde ise yeni tiplemelerimizi görürüz. Sınıfın yakışıklısı Matkap Emre (M. Ali Alabora), her gece herkes uyuduktan onra okuldan kaçmakta ve sabaha karşı geri gelmektedir. Sınıf arkadaşları ise onun çok çapkın olduğunu düşünmekte ve dışardaki yaşadıklarını merak etmektedirler . Emre’nin aşık olduğu sevgilisi Arzu ise Emre’nin kendisi dışında neler yaptığını merak eder ve erkek kılığında okula kayıt yaptırır. Kız İsmail lakabı takılan Arzu’nun en büyük yardımcısı ise okul sahibi Deli Bedri’nin Hababam Sınıfı’nda okuyan oğlu Casus Ercü (Şafak Sezer)’dür. Olaylar Deli Bedri’nin okulu sattığını söylemesiyle tırmanır ve herkesi çok büyük bir bir sürpriz bekler.

"Hababam Sınıfı serisinin Türk sinemasında olduğu kadar, Türk usulü eğitim ve bunun sinemada yansıması konusunda da ne denli önemli olduğu tartışma ötesi bir konudur. Yazı ustası rahmetli Rıfat Ilgaz'ın mutlaka kendi anılarından da yola çıkarak yazdığı bu mizah romanı, yine rahmetli Ertem Eğilmez ve ünlü "Arzu Film komedileri" türü içinde çok sevilen bir diziye dönüşmütü. TV kanallarımızda hala sürekli olarak gösterilen ...

 Sonuncusundan neredeyse 20 yıl sonra seriye yeni bir bölüm eklemek, elbette cesaret isteyen bir şey. Çünkü herkesin ağzında iyikötü belli bir tad bırakmış, toplumun ortak bilincine yerleşmiş bir seri bu ... Onu yenilemek riskli, ama aynı ölçüde de ilginç ve heyecan verici bir çaba değil mi?


Arzu Film bu zor işin altından oldukça başarıyla kalkmış. Temelde, aşırı karikatürleştirilmiş, hemen hepsi birer geri zekalı olarak gösterilmiş ve çocuklara hiçbir şey öğretmesi mümkün olmayan öğretmenleriyle bu film de, tüm seri gibi, gerçekten tam bir Hababam Sınıfı anlayışına dönüşmüş zavallı Türk eğitim sistemini simgeliyor. (Yine de öğretmenlerimiz bu film konusunda alınganlık gösterirse ki bence göstermeliler hiç şaşmam!)

Film, bu eleştiri ve bunu sağlayan biraz kalın çizgili bir mizahla, kimi yerde birden çıkagelen bir duygusallığın karışımı olarak gelişiyor. Ama sinemasal düzeyi eski filmlerden hiç de kötü değil. Kalabalık sahneler iyi çözümlenmiş, filmin temposu yerli yerinde, anlatımı işlek. Kemal Kenan Ergen'in senaryosundaki absürd mizah, sanki filme yeni boyutlar katıyor.

Elbette artık bir bölümü aramızda olmayan yeri doldurulmaz oyuncular yok. Ancak bu film de kendi oyuncularını yaratıyor sanki ... Tüm genç kadroyu çok başarılı buldum. Nehir Erdoğan'ı Okul'da beğenmeyenler, hemen tümünü erkek kılığında oynadığı rolü için bakalım ne diyecekler! ... Ama beni en çok şaşırtan, Mehmet Ali Erbil oldu. TV yarışma programlarındaki şaklabanlıklarına kendi adıma artık tahammül edemediğim Erbil, nörotik okul sahibi Deli Bedri rolünde dört dörtlük bir kompozisyon çiziyor ve aslında ne iyi bir oyuncu kumaşina sahip olduğunu hatırlatıyor. Oğlunu oynayan Şafak Sezer'le karşılıklı döktürmeleri, fıllen görülecek bölümleri arasında.

"Velhasıl bu yeni Hababam Sınıfı, tüm olumsuz tahminlere karşın, kendi içinde tutarlı komik ve akıcı bir film. Finaldeki geleneksel Hababam Konseri'nde bir zamanların ünlü gurubu Beyaz Kelebekler ve onların hatırla şarkısı "Sen Gidince"nin parodisi sahnesi filme iyi bir nokta koyuyor. “Atilla Dorsay, “Sinemamızda Çöküş ve Rönesans Yılları” syf: 82”


FİLMİ İZLE 


 

GÜNEŞ TE KARANLIĞA DÜŞER (2003) 

 Yönetmen: Mehmet Ali Gündoğdu,  Yemlihan Adıgüzel, Senaryo: Mehmet Ali Gündoğdu, Banu Kaptanoğlu, Muhsin Altıntop,

 Oyuncular: lyas Salman, 2003Sırrı Elitaş, Zeynep Yılmaz, Muhsin Altıntop, Yemlhan Adıgüzel, Musa Aslanali, Peyruze Anık, Tuğba Ekinci

 G.O.R.A (2003)


 Yönetmen Ömer Faruk Sorak Senaryo Cem Yılmaz Görüntü Yönetmeni Veli Kuzlu , Müzik Rahman Altın ozan Çolakoğlu Yapım Böcek Film / BMK Film Nuri Sevin Necati Akpınar Gökhan Tuncel Kurgu: Mustafa Preşeva, Çağrı Türkkan, Sanat Yönetmeni: Bahattin Demirkol, Dekor Tasarım: Mete Yılmaz, Yapım Amiri: Semih Yenigün, Işık Şefi: Giray Gergin, Işık Asistanı: Cem Beyhatun, Sanat Yönetmeni yrd: Duygu Kabaçam, Müşerref Zeren, Kostüm Uygulama: Canan Göknil, Kostüm Ekibi: Fırat Çete, Sanat Asistanı: Ersin KutluhanDilşat Zülkadiroğlu, Dekor Uygulama: Cem Ece, İbrahim İldem, Kostüm Asistanı: Gülümser Gürtunca, Aksesuar Asistanı: Nihan Şen, Makyaj: Neriman Eröz, Ses Kayıt: Erkan Altınok, Boom Operatörü: Serhat Seyis, Görsel Efekt Süpervizörü: Kıvanç Baruönü, Cast Direktörü: Harika Uygur, Set Amiri: Metin Güvercin, Haririka Uygur, Set Amiri: Metin Güvercin

Oyuncular : Cem Yılmaz (Arif Işık/ Erşan Kuneri/Logar/Kubar), Özge Özberk (Ceku), Özkan Uğur (Garavel), Şafak Sezer (Kuna), Rasim Öztekin (Faruk), İdil Fırat (Mulu), Erdal Tosun (Rendroy), Cezmi Baskın (Amir Tocha), Ozan Güven (216), Naz Elmas (Kuneri`nin sekreteri), Dilek Serbest (Teğmen Chepa), Coşkun Göğen (Çungo), Engin Günaydın (Dergi Editörü), Ayumi Takano (Japon Rehber), Muhittin Korkmaz (Tihulu), Cenk Durmazel (Doktor), Erdem Uygan (Doktor), Ömer Önder (Tv Spikeri), Seyfi Timur (Enverina), Selim Gürata (Vumar),Tuğçe Güder (Teğmen Cheeba), Arif Özdemir (Ufo Gören Masum Köylü), Hakkı Emre (Muhittin), Halil Akçam (Çırak), Cenk Bozbey (Mürettebat), Fatoş Kara (Mürettebat), Melike Balcı (Mürettebat), Atilla Yüksel (Köylü1789), Harika Uygar (Muhittin`in karısı), Emre Atayatar (Alman Mahkum), Bahadır Hakim (Japon Mehmet), Cengiz Özkan ( Titus), Vural Çelik (Muhasebeci),

Konu: Anadolu nun bir turistik kentinde tüccarlık yapan iyi yürekli ve uyanık Arif uzaylılar tarafından kaçırılır. Farklı bir gezegende tutsak olan Arif in artık tek hedefi oradan kaçıp dünyaya dönmektir. Önünde en büyük engel ise gezegenin idaresini ele geçirmeye çalışan ve ışıkla onu korkutmaya çalışan dünyalılardan nefret eden uzaylı Komutan Logar dır...

Uyanık mı uyanık, pratik mi pratik, turist kafalama ustası halı satıcısı Arif uzaylılar tarafından kaçırılır: "Alo, Muhittin ... Amerikan Başkanı dahil herkesi devreye sokun, uzaylılar tarafından kaçırıldım. Ne? Evet, tarafından .. .'

1990'lı yıllarda Leman Kültür'de sahneye Çıkıp 'Türkler uzaya gitse neler olurdu?'yu yanıtlamış olan Cem Yılmaz, muradına eriyor, o sonsuz boşluğun tam anlamıyla ancak bir Türk tarafından doldurulabileceğini ve renklendirebileceğini kanıtlıyor "G.O.R.A"da. Arif öyle bir adamdır ki uzayı herkese dar edecek, dünyaya geri dönüş yolunda olmadık serüvenler yaşayacak, asla paniklemeyecek ve soğukkanlılığını hep koruyacak, özellikle de dünyalılara kin duyan (nedenini tahmin edin bakalım!) uzaylı komutan Logar'a etmediğini bırakmayacaktır. Türkler beyazperdede daha önce de uz aya gidip uzaylılarla haşır neşir olmuştu bilindiği gibi. "Turist Ömer Uzay Yolunda" ve "Dünyayı Kurtaran Adam" gibi şaheserlerin gönlümüzdeki yerleri ayrı elbette ama süper komedi kalıplarını dört dörtlük biçimde yakalayan Türk işi ilk bilimkurgu için "G.O.R.A"yl adres göstermek yanlış olmaz. Zaten "G.O.R.A" da uzaydaki öncüllerine ve hatta "Kara Murat", "Battal Gazi" gibi örneklere saygıda kesinlikle kusur etmiyor. Yönetmen Ömer Faruk Sorak "Vizontele"den sonraki ikinci yönetmenlik çalışmasında, "Amerikan sineması sözüm sana!" diyen Cem Yılmaz'ın baştan sona "Star Wars/Yıldız Savaşları" parodisi şeklinde ördüğü, "The Fifth Element/Beşinci Element"e, Matrix"e falan da selam sarkıttığı senaryodan, 'sucuk ağacı' kadar verimli, lezzetli bir film çıkarmış durumda.

Espri kalitesi ve derinliği alkışlanacak düzeyde. Genelolarak prodüksiyonun, gemi tasarımlarının, uzay çekimlerinin, müziklerin, efekt, kostüm ve makyaj çalışmasının başarısının altını da çizelim; tüm kadronun harika bir oyunculuk sergilediğini belirtmeyi unutmayalım. Arifi ve Logar'ı canlandıran Cem Yılmaz'ın oyunculuk çıtasını çok yükselttiği de vurgulanmalı. Gözler elbette uzaya çevrili ama günümüzün Türkiyesi ve yerdeki Türk insanı da fazlasıyla hicvediliyor "G.O.R.A"da.


Cem Yılmaz, filmin senaryosu kitap olarak yayımlandığında en çok merak edilen konuya, filmin isminin ne anlama geldiğine şöyle açıklık getirmişti: "Goralı sandviç üzerine kız kardeşimin çocukken yaptığı, 'Nerelisin? Goralı'yım' esprisi bu ismi seçmemde etkili olmuştur. Goralılar Kardeşlerim! Bu hitap o zamanlar bizi güldürürdü. Aralara nokta koyarak kafa karıştırmak da eh bana kaldı tabii " (TA.) SİNEMA “En İyi 100 Film”



 

GECELERDEN SOR BENİ (2003) 


Senaryo ve Yönetmen: Oğuz Gözen, Görüntü Yönetmeni: Ferhat Bakır, Müzik: Cengiz Tekin, Yapım: Anzer Film/ Sönmez Yıkılmaz

Oyuncular: Gamze Tunar, Sönmez Yıkılmaz, Mesut Engin, İncilay Özdemir, Ömer Korkmaz, Sırrı Elitaş, Süleyman Bolat, Aydoğan Cevahir, Turgut Abdik, Lüfü Mutlu, Nurettin Kılıçaslan, Ökkeş Avgın, Suat Geyik, Cemal Ertokuş


Konu: Ünlü bir kabadayı ile morfinman bir kadının aşk hikayesi.


 

 

  

BEKLEME ODASI (2003) 


Senaryo ve Yönetmen: Zeki Demirkubuz, Kamera: Serkan Güler, Engin Özkaya Yapım: Mavi Filmcilik Tic.Ltd.Şti/ Zeki Demirkubuz, Yönetmen Yardımcısı: Dila Tecimer, Kurgu: Zeki Demirkubuz, Ses: İsmail Karadaş, Laboratuar: Fonu Film, Dağıtıcı Firma: Özen Film, Set: Abdullah Demirkubuz, Yapım Sorumlusu: Filiz Pekşen, Miksaj: Erkan Aktas, Renk Uzmanı: Adnan Şahin, Negatif Montaj: Eyüp Yıldız, Tuncay Koçtürk, Jenerik: Şafak Mıhlaç, Baskı: Zekeriya Şahin, Erol Şahin, Osman Yıldız, Laboratuar: Yahya Öztürk, Mustafa Şahin, M. Mustafa Oruç, Kamera Servisi: “Lokomotif” Arri 535 A, Moviecam, Işık Servisi: “Film Teknik”, “Fono Film Laboratuarlarında Seslendirilmiştir” (Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Efes Pilsen’in Katkılarıyla)

Oyuncular: Zeki Demirkubuz, Nurhayat Kıvrak, Nilüfer Açıkalın, Serdar Orçin, Ufuk Bayraktar, Eda Toksöz, Güliz Pilge, Abdullah Demirbukuz, Komşu: Feyyaz Gökpınar, Ferit Anne, Fatma Sukan, Oyuncu Adayları: Zafer Saka, Engin Özkaya, Tunç Yücel, Serkan Güler, Polisler: Metin Bostancı, Enver Cünedioğlu, Sanıklar: Adil Yücel, Birol Şenol, Selçuk Özavşar,

 Konu: Filmin jeneriği akarken klavye sesleri duyarız. Bilgisayar ekranında bir senaryo metninin sayfasını görürüz. Ahmet 34. sahneyi yazmaktadır. Ancak yazdıklarını siler. Sıkıntılıdır. Telefon çalar. Arayan bir kadındır (Serap). Nasıl olduğunu sorar. Ahmet televizyon izler ve uyur. Hareketlerinin hepsini uzun uzun izleriz. Gece bir anda uyanır. Aşağıdan bazı sesler duyar. Balkondan gördüğü hırsıza gitmesini söyler. Ancak bahçe duvarı çok yüksektir ve hırsız ayağını burkmuştur. Bu nedenle Ahmet onu ön kapıdan çıkarmak için elinde silahla aşağı iner. Sabah Serap'ın "Tarçın" isimli kedilerini çağırması ile uyanır. Kafede çay içerken içeri giren bir kadın dikkatini çeker. Denize taş atar. Uzun uzun Serap ile çay bahçesinde konuşmadan oturuşlarını seyrederiz. Evde boş bilgisayar ekranı onu rahatsız etmektedir. Arabasıyla dışarı çıkar. Sigara almak için durduğunda dükkanın önünde dolanan çocuk dikkatini çeker. Evine girmeye çalışan hırsızdır. Serap, Ahmet'in duyarsız davranışlarına tahammül edememektedir. Ahmet'in hayatında başka biri olup olmadığını merak eder. Ahmet cevap vermez. Televizyonu açar ve sakince biri olduğunu kabul eder. Kadının duymak istediklerini söyler. İki ay önce bir kafede tanıştığı bir doktorla ilişkisi olduğundan bahseder. Kafede otururken kadının ağladığını gördüğünü ve merak edip nedenini sorduğunu söyler. Serap ağlamaya başlar ve evi ter keder. Ahmet hiçbir tepki vermez.

Kapı çalar. Gelen Elif'tir. Film için her şeyin hazır olduğunu söyler. Ahmet'e kahramanı oynayacak adayların deneme çekimlerini izlettirir. Dostoyevski'nin Suç ve Ceza romanını filme çekeceklerdir. Raskolnikov'u oynayacak birini bulmakta zorlanmaktadır. Elif'e film yapımının sıkıntısından ve Serap'la ilişkisinin bittiğinden bahseder. Ancak hikayeyi farklı anlatır. Serap'ın hayatında biri olduğu için onu dövdüğünü ve kadının da evi terk ettiğini söyler. Her şeyi kendine göre anlatan biridir. Elif'in de Kerem adında bir sevgilisi olduğunu öğreniriz. Komşusuna hırsız . girmiştir. Ahmet' e gece birini görüp görmediğini sorar. Ahmet olumsuz yanıt verir. Sonra aklına bir şey geldiğini anlarız. Polisi arayarak evine hırsız girdiğini söyler. Karakola giderek sabıkalıların albümünü inceleyerek hırsızı teşhis etmesi istenir. Ahmet tek tek hırsızların resimlerine bakar ve evine girmeye çalışan çocuğun resmini bulur.

Evinin kapısı bir kez daha çalar. Gelen Kerem'dir. Elif'in üç gündür ortalıkta olmadığını söyler. Ahmet bakkala çay almaya gittiğinde Kerem evi dolaşır. Elif'in orada olduğundan şüphelendiği bellidir. Ahmet döndüğünde sohbet ederler. Film ve Elif hakkında konuşurlar. Kerem, senaryoyu inandırıcı bulmadığını söyler. Ahmet suç ve kötülük üzerine öyküleri sevdiğinden bahseder. Suç ve Ceza inanç ve diriliş üzerine bir öykü olsa da bunu algılamak insanına göre değişmektedir. Kerem, film çekmenin Elif'i çok değiştirdiğini söyler. İlkeleri, değerleri olan biriyken; saygısız ve bencil biri haline gelmiştir. Kendine ağır, melankolik bir hava vermiştir. Bu nedenle tartıştıkları için Elif ortadan yok olmuştur. Bu durumdan Ahmet' i sorumlu tutmaktadır. Elif'i işten kovmasını ister.

Ahmet, kendisine gösterilen dört kişi arasından hırsızı teşhis etmek için gittiği karakolda hırsızın onlardan biri olmadığını söyler. Aslında içlerinden birisi evine giren hırsızdır ve bu oyun ile çocuğun izini bulmuştur. Çıkışta beğendiği çocuğun (Ferit) peşinden gider. Ona oyunculuk teklifinde bulunur. Çocuk ona inanmaz Ahmet telefonunu vererek fikrini değiştirirse aramasını söyler. Eve gittiğinde Elif'i kendisini beklerken bulur. Kerem'i aramasını söylese de Elif aramak istemez. Gece Ahmet'te kalır. Elif uyuduğu sırada telefon çalar. Arayan bir erkektir ve Serap'ın intihar ettiğini, hastanede yattığını söyler. Ahmet tepki vermez. Elif'te bu arada uyanmıştır. Ahmet hazırlanıp dışarı çıksa da hemen geri döner. Gitmekten vazgeçmiştir. Koltuğa oturarak yan gözle Elif' e bakar. Gece birlikte olurlar.

Ferit arayarak rolü kabul ettiğini söyler. Ahmet'in evinde Elif'le çocuğa deneme çekimi yaparlar. Araba ile Ferit'i evine bırakırken Kerem yanlarından geçer. Eve geri döndüğünde Elif'i balkonda ağlarken bulur. Ahmet olanları sormaz. Elif, Kerem' e dönmeyi düşündüğünü söylediğinde de tepki vermez. Ahmet'in bu tutumu genç kadını çileden çıkarır. Eşyalarını toplayarak dışarı çıkar. Ahmet arkasından koşarak onu eve geri getirir. Kıskandığı için öyle davrandığını söyler. Sabah Elif erkenden kalkar. Ahmet'te uyanmıştır ancak belli etmez. Elif bir not yazar, yanağından öperek çıkar. Serap arayarak görüşmek istediğini söyler. Ahmet dışarı çıktığında önce Ferit'in yaşadığı yere gider. Elif işten ayrıldığı için yalnız kalmıştır. Ancak Ferit hapistedir. Ahmet, ağabeyine zaten filmin de iptal olduğunu, bunu söylemek için yönetmenin kendisini gönderdiğini söyler. Serap buluşma yerine gelmez. Eve döndüğünde telesekreterinde bir mesaj bulur. Serap onu görmek istemediğine karar verdiğini söyler. Bu arada kapısı çalar. Sanem adında bir kadın deneme çekimine geldiğini söyler. Ahmet başta filmin iptal olduğunu söyleyerek kızı gönderir ancak sonradan fikrini değiştirerek çay içmeye çağırır. Bilgisayar ekranında "Bekleme Odası" yazdığını görürüz. Ahmet yeni bir senaryo yazmaktadır. Kendi hikayesidir. Sanem ona çay getirir. Sanemle birlikte yaşamaya başladığını anlarız. “Nigar Pösteki, “Yönetmen Sineması” syf, 101”

"Bekleme Odası", Ahmet adlı yönetmenin Dostoyevski'nin "Suç ve Ceza" isimli romanını senaryolaştırılıp, filme uyarlarken geçirdiği sıkıntıyı anlatmaktadır. Sinemaya olan inancını yitiren, aşın gururlu, mesafeli olan Ahmet, bu umutsuz yazgısına etrafındakileri de sokmaktadır. "Suç ve Ceza"nın filme uyarlanma serüveninde Ahmet'in kendi problemleri belirleyici olmaktadır. Ahmet, kendi korkularını acılarını saklayan, başkalarını suçlayan biridir. Bu nedenle de etrafında hiç dostu bulunmamaktadır. Hayatı evin içinde televizyon ve sigara ile geçmektedir. Ancak dışarıya verdiği görüntü bambaşkadır. Onlara göre idealist bir sinemacıdır.

Filmin Zeki Demirkubuz tarafından oynanan Ahmet isimli yönetmen karakterinin hayat felsefesi ve düşünceleri, yönetmenin kendi düşünceleri ile paralellik göstermektedir. Bu nedenle yönetmenin kendisine dair birtakım çıkarsamalarda bulunmak mümkündür. Ahmet'in, "Yazgı"nın kahramanı dır. O kadar duyarsızlaşmıştır ki insanların kendisi hakkında düşündüklerini olumlayacak şekilde davranmak onun için olağan bir şeydir. Yanlışları düzeltmek için Musa'ya olan benzerliği dikkati çekmektedir. Onun gibi topluma ve kendisine duyarsızlaşmış, tepkisiz birisidir. Albert Camus'nun "Yabancı" romanından izler taşıyan bir kahramandır. Bunu özellikle egzistensiyalizmin izleri taşıyan diyaloglarda görmek mümkündür. Ahmet, "aşağılanmanın daha basit bir yolu" olmadığını söyler. Film çekme sürecinin sıkıntısı onda bu duyguyu uyandırmaktadır. Suç ve kötülük hayatın ayrılmaz bir parçası herhangi bir çabada bulunmaz. İnsanlara duymak istediklerini söyler. Bunu biraz da kendisini ve gururunu korumak adına yapmaktadır. Serap'a aldatıldığından emin olduğu için istediği hikayeyi uydurur. Hırsız oyuncusu Ferit, hapse girince zaten filmi çekmekten vazgeçtiğini söyler. Zaafını ortaya koyduğu tek sahne Elif'in arkasından giderek kıskandığı için kötü davrandığını söylemesidir. Ancak ertesi sabah Elif giderken, uyuma numarası yaparak yine eski alışkanlığını sürdürecektir.

Zeki Demirkubuz, film yapma sürecinin sıkıntılı yanını izleyicisi ile paylaşırken, bir taraftan da Elif ve Kerem'in söyledikleri ile kendisini temsil eden Ahmet'e eleştirilerde bulunmaktadır. Kötülüğü ve insanın varlık nedenini filmlerinde sorgulayan yönetmen, Ahmet' in varlığında film yapmanın ve bunun pişmanlığının ipuçlarını vermektedir. Film yapma süreci sıkıcıdır. Cevabı bulunacak pek çok soru vardır. Bir kavga ve iç hesaplaşma sürecidir. Zeki Demirkubuz, seyirciye kendisini anlatma çabası içerisindeyken kendi kötümserliğinin de izlerini görmekteyiz. Ahmet, bencil biridir ve film piyasasındaki herkes böyledir. Bunu Kerem'in Elif'in geçirdiği kişilik değişimi üzerindeki gözlemlerinden öğreniriz. İlkeleri ve değerleri olan biriyken bencil ve saygısız biri olmuştur. Ahmet, bencil birisidir. Raskolnikov olarak evine girmeye çalışan hırsızı kullanmaya karar verince onu bulabilmek için polisi kullanır. Evine hırsız girdiğini söyleyerek sabıkalı kayıtlarını inceler ve genç hırsızı teşhis için karakola getirdiklerinde o olmadığını söyler. Kötü mü yoksa problemli bir kişilik mi? oIduğu belli oImayan Ahmet, asIında yaInız biridir. YabancıIaşmanın ortasındaki hayatında insanIara ihtiyacı oIduğunu kabuI etmemektedir. Bu nedenIe Serap'a onu aIdattığı yaIanını söyIer ya da Elif'in gitmesine izin verir. Aynı zamanda çapkın birisidir. KadınIarı kullanarak yaInızlığını unutmaktadır. Bu nedenIe yanında sürekli bir kadın buIunmaktadır. İsimIerinin Serap, Elif ya da Sanem oImasının bir önemi yoktur.

"Bekleme Odası" uzun sahneIeri, yaIın anIatımı, az mekan kullanımı ile yönetmeninin film dilini yansıtmaktadır. AnIattığı hikayenin önemli yerlerini sahneIeştiren Zeki Demirkubuz, kesmeIerle öyküsünü ilerletmektedir. Bu nedenIe örneğin Ahmet, Elif'le yan yana otururken, sonraki sahnede yatakta yan yana görürüz ya da Sanem'Ie kapı önünde tanıştıktan sonraki sahnede aynı evde yaşadıkIarını görürüz. DiyaIogIarla ilerleyen, Kerem ile Ahmet'in uzun sahnesinde yine kötüIük, iyilik meseIeIeri hakkındaki düşünceIerini veren yönetmen, kişilik ve insan kötülüğü üzerine öyküIerine devam etmiştir. Ancak bu sefer daha kişisel bir film yaptığı için dramatik açıdan zayıf bir film ortaya çıkmıştır. İnsan psikoIojisi ile uğraşan ve Fyodor Dostoyevski ile AIbert Camus'yu kendisine rehber edinen Zeki Demirkubuz, kurgu, müzik, dekor, mizansen gibi sinemasaI ögeIer kullanmadan oIuşturduğu sinemasını devam ettirmektedir. “Nigar Pösteki, “Yönetmen Sineması” syf, 101”

Her yönetmenin bir dünyası var, her filmin bir dünyası var. Ne denli farklı olsalar da, bu dünyalara özenle yaklaşmaya ve onları anlamaya çalışmalıyız. Bir Demirkubuz filmine bir Neredesin Firuze gibi yaklaşılamayacağı açık. Ama, neden ikisini de sevmeyelim, çok farklı kriterlerle de olsa, neden iki tür filmi de bağrımıza basmayalım?

Demirkubuz'un kimilerince küçümsenen son filmi Bekleme Odası, bence yönetmenin filmografisine cuk oturuyor. Onun iki temel esin kaynağı olan iki büyük yazara, Dostoyevski'ye ve Camus'ye olan hayranlığını bir kez daha gösterdiği gibi, belki daha da önemlisi, bizzat kendisi üzerine sayısız ipucu veriyor. Demirkubuz'a ilgi duyanlar için ne müthiş okumalar içeriyor bu film!...

Fyodor Dostoyevski'nin Suç ve Ceza'sını uyarlamaya çalışan bir yönetmenin öyküsü bu... Ama öte yandan Demirkubuz, zaten Yazgı'yla yaptığı bir şeyi yapıyor, egzistansiyalizm felsefesinin babalarından Albert Camus'nün Yabancı romanını sanki bir kez daha gözden geçiriyor. Böylece, tıpkı Yabancı'nın kahramanı gibi, çevresine, toplumuna ve bu arada kadınlara duyarsızlaşmış, iletişimi son derece zayıf düşmüş bir insanın öyküsünü izliyoruz. Hayatındaki iki kadını da ilgisizliğiyle, meraksızlığıyla perişan edip kaçırtan Ahmet, aradığı başoyuncuyu da evini soyan bir hırsızda bulmaya kalkıyor. Ama hırsız gencin sanki önceden çizilmiş kader çizgisi, ona bu fırsatı verecek gibi gözükmüyor.

Dev bir klasiği uyarlama sancıları çeken yönetmen Ahmet'te, sanırım Zeki'den sayısız izdüşüm var. Öyle olmasa yönetmen başrolü bizzat kendisi yüklenir miydi? Filmdeki yönetmenin ağzından, "Sinema dinsel bir meseledir," diyen Demirkubuz, sanki Dostoyevski mistisizmiyle buluştuğu noktayı bize açıyor. Ahmet'in bürosunda, duvarda asılı duran yazarın resminin altında, (İngilizce olarak) "Tanrı yoksa her şey mubah demektir" sözü okunuyor. Demirkubuz bize, din ve inançla da meselesi olan bir yönetmen olduğunu duyumsatıyor. Bu açıdan, mistik Rus yazar ile insanın evren içindeki varlığını sorgulayan Fransız yazar, Zeki'de hiç de şaşırtıcı olmayan biçimde buluşuyorlar.

Demirkubuz, bize, son derece yalın biçimde anlatılmış, sanki bir gram bile fazlası olmayan bir film sunuyor. Bu sadeliği sıkıcılıkla eşanlamlı bulanlar az olmayacak, ama ben kendi adıma filmin arı, pürüzsüz anlatımına hayran oldum. Yönetmen bize kendisini, sanatını, film yapmanın sancılarını ve film bittikten sonraki pişmanlıklarını anlatırken, yan kişiler, özellikle de Elif ve Kerem aracılığıyla kendi kendisine ağır eleştiri okları yöneltiyor. Belki de sanatçı, sonuç olarak bencil olan, bencil olması gereken biridir, diyor bize. . . Yoksa eserine nasıl yoğunlaşabilir ki?

Bir film çekememe öyküsü olan Bekleme Odası, her şeye karşın iyimser biçimde bitiyor. Yepyeni bir genç kadın ve belki de Suç ve Ceza'yı çekme umudu... Niye olmasın? Hayat, küçük şeylerin ötesinde her gün yeni baştan Çıkılan bir büyük yolculuk değil mi? Film, yalnızca yönetmenin kişiliği üzerine değil, bu büyük yolculuk üzerine de hatırı sayılır ipuçları veriyor bize...(Atilla Dorsay, Hayat Üzerine İpuçları: “Bekleme Odası” Sinemamızda Çöküş ve Rönesans Yılları” syf, 44)

 


 

ASMALI KONAK (2003) 


 Yönetmen: Abdullah Oğuz, Senaryo: Mahinur Ergun, Abdullah Oğuz, Müzik: Orhan Osman, Mercan Dede, Görüntü Yönetmeni: Ken Kelsch, Yapım: Ans Production/Abdullah Oğuz Steadycam Operatörü: Ercan Yılmaz, Ses: Orçun Kozluca, Sanat Yönetmeni: Murat Güney, Aslı Tümen, Phonix Operatörü: Hamza Şahin, Kurgu: Erol Adilçe, Kamera Operatörü: Selahattin Sancaklı, Flame Operatörü: Bülent Güneri, Editör Asistanı, Levent Çelebi, Dolly Operatörü: Ufuk Kayar, Teknik Koordinatör: Şener Onar, Yönetmen Yardımcısı: Kenan Erbaş, Yürütücü Yapımcı: TR , Timur Savcı,

Oyuncular: Özcan Deniz (Seymen Karadağ), Nurgul Yesilcay (Bahar Karadağ), Selda Alkor (Sümbül Karadağ), İpek Tuzcuoglu (Dicle), Devrim Saltoglu (Seyhan Karadağ), Menderes Samancilar (Bekir), Eylem Yildiz (Zeynep Karadağ), Selda Özer (Dilara Hamzaoğlu), Nihal Menzil (Fatma), Ege Aydan (Yaman Bal),Kenan Bal (Ali Hamzaoğlu), Serif Sezer (Kader Hamzaoğlu), Goncagül Sunar (Hayriye), Yaman Tarcan (Haydar), Metin Yıldırım {Mehmet (Memo}

&  Amerikan Televizyon dizi filmlerinin çok tutanlarının bir kısmının "Görevimiz Tehlike", Charlie'nin Melekleri" gibi sinema versiyonlarını yapmak bir süredir revaçta. Bu dizilerin filmleri de oldukça popüler oldular, hatta günümüz Amerikan sinemasının kullandığı modern teknolojiyi kullanarak, ilk örnekleri olan dizilerin önüne geçtiler. Abdullah Oğuz, reklam, klip ve televizyon alanının akıllı ve çok tutan işlerine imza atan Yapımcı yönetmenlerinden. "Asmalı Konak Hayat"a kaynaklık eden televizyon dizisi Asmalı Konak'da, onun Yapımcılığını yaptığı bir dizi filmdi. Hatta ilk bir kaç bölümü de yönetmişti. Bu dizi, toplumda tuhaf bir bağımlılık yaratmış ve oynadığı günlerde nüfusumuzun büyük kısmını televizyon başına çekmeye başlamıştı. Abdullah Oğuz, bu diziyi çok fazla seyretmediğim ve hakkında yazılan haberleri de okumadığım için, bilmediğim bir nedenle çok dokunaklı ve belirsiz bir sonla bitirdi. Hemen arkasından, dizi filmin sonunun nasıl biteceğinin uzun metrajlı bir "Asmalı Konak Hayat" isimli sinema filminde açıklanacağının reklamı yapılmaya başlandı. Çekilecek film üzerine medyada bir ortam yaratıldı. Dizi henüz bittiği için, bu reklam kampanyası için temel hedef olan müşteri (seyirci) de hazır görünüyordu. Üstelik sinema versiyonunu, televizyon dizisini yöneten Çağan Irmak'ın yerine, dizinin Yapımcısı Abdullah Oğuz'un bizzat kendisinin yöneteceği açıklandı.

Televizyon dizilerini sinema filmi yapmak fikri ülkemizde, daha önce Deli Yürek dizisinin sinema versiyonuyla gerçekleşmişti. Bunda bir ölçüde senaryo çalışmasının hızlandırılması bu dizi filmlerin hafızalardaki yerlerini almadan hemen sinema filmine dönüştürülmesi çabası da yatıyor olabilir. Özellikle bu saptama Aslı Konak Hayat için daha belirleyici. Film yeterince işlemiyor ve mekanik kalıyor. Aslında bu duruma yine dizinin yarattığı hava neden oluyor. Örneğin; dizide Selda Alkor'u, Özcan Deniz'i ve Ali Bey karakterini oynayan Kenan Bal'ıbaşka birileri seslendirmekteydi ve seyircide bu seslere aşina olmuştu. Ama filmin sesli çekilmesinden dolayı oyuncuların kendilerini konuşmaları, filmdeki karakterlerin dizideki aynı karakterler olmalarına karşın yadırgatıcı geliyor.

Burada seslendirme (dublaj) yapılmış filmleri tercih ettiğim sanılmasın. Ama bir dizi filmde sesiyle özdeşleştiğiniz bir karakteri, aynı diziden türetilen sinema filminde gerçek sesiyle dinlediğinizde, dizide alıştığınız ve etkilendiğiniz karaktere yabancılaşabiliyorsunuz. Tıpkı Seymen Ağa rolünde Özcan Deniz'e, Sümbül Hanım rolünde Selda Alkor'a ve Ali Bey rolünde Kenan Bal'a yabancılaşıldığı gibi. Ali Bey'le özdeşleşmiş o hinoğlu hin gülüşü filmde yok olmuş. Halbuki o gülüş bu karakterle bütünleşmiş bir vücut diliydi. Diğer yandan gerek Özcan Deniz, gerekse de Selda Alkor, filmin havasına tam giremiyorlar gibi. Salt seslendirmeden kaynaklandığını sanmadığım bir başka etken ikisinin de oyununu, dizinin gerisine düşürüyor. Oyunculuk açısı dan söylenebilecek en olumlu sözleri ise Menderes Samancılar hak diyor. O denli başarılı, rahat ve rolle bütünleşerek oynuyor ki insan Menderes Samancılar'ı başka filmlerde ve yeni karakterlerde performansını sergilerken görmek istiyor. Ayrıca dizi olarak planlanmış, kotarılmış bir işin, kolay olmadığı da ortaya çıkıyor. Neredeyse iki saatlik filmin dizinin başladığı yerden devam ederek sadece Bahar karakterinin kanser tedavisi üzerine kurulması söz konusu olsaydı; film ilk yarım saatte ilgiyi düşürecek, yürümeyecekti. O halde yeni bir olay örgüsüne, çatışmaya gereksinme vardı. Bu örgü ise Bahar'ın tedavisine üç hafta süreyle ara verildiği bir anda, Seymen Ağa ve Bahar'ın bir gece ara bir sokakta saldırıya uğramaları ve bu saldırı sırasında Seymen'in saldırganla boğuşurken ateş alan silahla yanlışlıkla Bahar'ı başından vurması üzerine gelişen olaylar üzerine yüklenmişti. Bahar komaya girerken, ortaya çıkan duruma inanamayan Seymen, canı gibi sevdiği karısını olay yerinde bırakarak kendini sokaklara vuruyor; Amerikalı evsizlerle birlikte saç, sakal birbirine karışmış yaşamaya başlıyordu. Bu arada filmde işlenen reel zamana göre Seymen'in kısa saçlarının o kadar çabuk saçsakal birbirine karışmış hale gelmesi de sanırım adanmış görünüyordu. Böylece "Asmalı Konak Hayat" filmi, komaya giren Bahar'la, yaptığına inanamayıp gerçek dünyayla ilişkisini kopartarak deyim yerindeyse kafayı yiyen ve evsizlerle takılmaya başlayan Seymen'in trajedisi üzerine oturmaya başlıyordu. Seyirci bu arada kah ağlama moduna, kah da neredeyse kasıklarını tutarak gülme moduna sokuluyordu. Acaba ortada sinema adına bir kaomu vardı? Bunu kaos olarak değil de belki de oturtulamamış dramaturji olarak tanımlamak gerekiyor. Dizide çok bağlı olduğu kirvesi Seymen Ağa'yı bulmak için ta Amerika'lara gelen kahya Bekir'in ve genelde ciddi bir adam olduğuna inandığımız Ali Bey'in, içlerinde bir acıları varken ve bir amaç için New York'da olduklarını unutup bir çeşit komedi filminin figüranları gibi davranmalarını, en hafifinden senaryodaki boşluklar ya da para kazanma hırsının doğal sonuçları olarak tanımlayabiliriz. Nitekim iyi bir promosyon la sürekli kendisini canlı tutan ve çok seyirciye ulaşacağının ipuçlarını veren bir iş filmi de söz konusuydu. Fakat ilk hafta sonunda sinemalardan gelen sinyaller filmin gişe başarısının sanıldığı gibi gitmediğini ortaya koyuyor. Bu memnun olunacak bir durum değil. Çünkü sinema sektörümüzün yeniden dirilişe geçebilmesi için, seyirciyle yitirdiği bağı yeniden kurması gerekiyor. Diğer yandan "Asmalı Konak Hayat" filminin başarılı, kaliteli çerçeveleri, iyi tasarlanmış aydınlatması ve atmosferleriyle oluşan görüntüleri filmin olay örgüsünü eziyor, öne Çıkıyor. Filmin görüntüleri sinema tarihimiz içindeki başarılı film görüntülerinden. Ama bu görüntüleri elde etmek için günümüzde illa da Amerikalı bir görüntü yönetmeniyle çalışmak da gerekmiyordu. Ayrıca sinemamızda 1980'lerden sonra nadiren, 1970'lerden önce ise sık sık görünen detay eksikliği, inandırıcılık sorunları bu filmde oldukça azalmış. Amerikalılar filmde Türkçe konuşmuyorlar, bu bölümlerde altyazı kullanılıyor. Diğer yandan seçilen Amerikalı oyuncuların genelde canlandırdığı karakterlerde sırıttıklarını da iddia etmek abartılı olmayacaktır.

Peki her şeye karşın bu filme karşı bu kadar çok ilgi nereden kaynaklanıyor? Öncelikle halkımız bu filme neden bu kadar ilgi gösteriyor? Hele aynı karakterlerin ve konusunun temelinin önceden bilindiği bir filme bu kadar yoğun ilgi neden? Neden yaşlı başlı, başörtülü hanımlar bile soğumaya başlayan havalarda evlerinden çıkarak sinema salonlarında bilet peşine düşüyorlar? Sorular arttırılabilir. Bu durum bile aslında tek başına incelenmesi gereken bir fenomen. Bunun cevabı insanların kendi yasalarında yaşayamadıkları, özendikleri yaşamlara karşı duydukları özlemden kaynaklanıyor olabilir. Bunun temelinde sanırım her geçen gün yitirdiğimiz sevecen insan ilişkilerinin yerini alan çıkarcı yaklaşımlara duyulan tepki; doğal olarak yaşanmayan sevgi, aşı ilişkileri gibi insani dürtülere ilişkin duyulan özlemler yatıyor olabilir. Geleneksel kültürümüzdeki büyük aileyi temsil eden Asmalı Konak ailesinin yaşamını bir röntgenci gibi izlemekten büyük, küçük hepimiz haz duyuyoruz. Dizi veya film tiplerinden birinde kendimizden bir şey bularak onunla özdeşleşiyoruz. Ve belki de yaşamımız boyunca hiç elde edemeyeceğimiz düşlerimizi, Asmalı Konak'ın dizisinde veya filmin! de yaşıyoruz. Aslında acıklı bir durum var ortada. Istırap veren, bizi acıtan dünyaya karşı her geçen gün dizi filmlere ya da sinemaya sığınıyoruz. Gerçek yaşamla, filmleri birbirine karıştırıyoruz. Sanal bir gerçekliği ikame ediyoruz. Bu ilginin dayanaklarından birini ise sinemamızın 1990'lardan sonra keşfetmeye başladığı PIAR ilişkileri oluşturuyor. Bir filmin kendisinden önce seyirci, dedikodusunu okuyor (yazılı medya) ve seyrediyor (görsel medya). Böylece filmi görme dürtüsü sürekli tetikleniyor. Ama filmden geriye seyircinin yaşamına dair bazı keşifler, tadar almak yerine; yaratılan havayla filmin sonunun iyi veya kötü olduğu sonucu çıkıyor.

Öncelikle sinemamızın bugünkü durumunda seyirciyi sinemalara çeken, iyi iş yapan ve sektörün yeniden dirilmesine katkıda bulunacak filmlere de gereksinme var. Diğer yandan yaşamın farklı kulvarlarında gezen ve onu değişik yaklaşımlarla yorumlayan ve okumamıza katkı sağlayan, biraz da düşündürten ve sorgulatan Ömer Kavur, Derviş Zaim, Zeki Demirkubuz, Nuri B.Ceylan gibi  yönetmenlerin filmlerinin de izlenmesi ve Türk sinemasının içinde yer bulabilmelerinin önemli olduğuna inanıyorum. Yaşamımızın neredeyse büyük bir magazin programına dönüştüğü günümüz Türkiye’sinde, insanları sadece ne giydikleri, nereye, kiminle gittikleri, ne yedikleri vb. şeylere kapılmadan; bizi bize anlatan, düşlerimizi, yaşamımızı zenginleştiren, anlamlandırmamıza katkı sağlayan sinema sanatının ve Türk sinemasının diğer nitelikli örneklerine de ilgi gösterilmesi dileğiyle. (Bülent Vardar /Antrakt Sinema Dergisi” Aralık 2003Ocak 2004, Sayı: 7576)


&  Popüler ikon konumundaki yapıtlarla kitle arasına girmek tehlikelidir. Onlar zaten çeşitli nedenlerle yapıta şartlanmış büyük  kitle için imal edilmişlerdir. Ve arada, sinemasever, eleştirmen, aydın gibi kategorilerin esamesi bile okunmaz.  

Asıl tartışma, bence dizi üzerine yapılmalıydı. Asmalı Konak TV dizisinin inanılmaz başarısı enine boyuna tartışılmalıydı. Ama bunca kanala karşın, tüm dünya ülkelerinin tersine, bir tane bile TV dergisi barındırmayan ve medya olaylarını tartışmak yerine sütünü sağabildiğince sağmaktan ötesini düşünmeyen bir anlayışla, bu yapılamadı.

Çok kabaca, dizinin başarısını içerdiği çelişkilere bağlıyorum. Bir yanıyla tümüyle feodal ilişkilere dayalı, ağalıkonaklı bir düzen, ama öte yandan aynı aile ve çevresinin çağdaş teknolojiyle, uygarlıkla, Batılı yaşam tarzıyla olan inanılmaz yakın ilişkisi... Bir yanıyla Doğu Anadolu egzotizmi, öte yanıyla istediğinde ver elini Paris, New York diyebilen bir yaşam... Bir yanıyla tümüyle ataerkil bir düzen, öte yanıyla birer otorite anıtı gibi.

Ve de bir yanıyla hemen aynen alınmış eski Yeşilçam duyarlılıkları, ama öte yandan en son sinema tekniğiyle çekilmiş, hafiften videoclip estetiğiyle donatılmış modern, biçimci, çarpıcı bir anlatım... Yani, tüm çelişkileriyle sanki günümüz Türkiye'si…


Filmin de bunlara yaslanacağı belliydi, yaslanması kaçınılmazdı. Ama dikkatle düşünülüp çok iyi yazılmış bir senaryoya, kusursuz hazırlanmış bir projeye dayanmak yerine, alelacele, yangından mal kaçırırcasına çekilmiş bir film… Yani hazır mirası en kolay ve çabuk biçimde tüketme güdüsü... Ve işte sonuç.


TV dizileriyle sinemanın mantığı tümüyle farklıdır. Sinemada bir filmi olabileceği en mükemmel biçimde yapıp bitirmek, hiçbir noktasını açıkta bırakmadan, paketi en mükemmel biçimde ambalajlamak zorundasınız. TV dizileri ise temelde sinema sanatına dayanmakla birlikte, hikayenin yayılması, uzatılması düşüncesiyle yapılır. Yani her şey tüketilmez, birçok şey sürekli ertelenir, gelecek bölümler için ipuçları atılır, malzeme yığılır. Ve entrikalar hep geleceğe dönük olarak tasarlanır.

Asmalı Konak'ın sinema uyarlamasından alınan sonuç parlak değil. Öncelikle, sayısız mantıksal, psikolojik, coğrafi, tıbbi hata ya da eksiklik var. Konağın tam önündeki bankamatikten, koma sonrası davranışlara... Ailenin tam bir yıl boyunca olayı neredeyse unutmasından Amerikan hastane düzenine…

Meraklıları ya da uzmanları filmi dikkatle izleyip bunları not edebilir, burada sıralayacak değilim. Kendi adıma, filmin diziyi izleyip sevmiş olmayanlara verebileceği şeylerin oldukça az olduğunu düşünüyorum. Yapımcıları her ne kadar bu apayrı bir olay, diziyle ilişkisi yok deseler de, kişilikler öylesine havada ve adeta çizilmemiş olarak sunuluyor ki, ancak diziden onları tanıyanlar bu kişilere ve onların yaşadıklarına bağlanabilir. Başta Müşfik Kenter'in sesinden duyulan biriki cılız açıklamanın da buna çare getirmesi olanaksız.

Öte yandan, dizinin hastaları da, sevdikleri birçok yan karakteri hiç görmemekten ya da çok az görmekten ve de ana karakterlerin başına gelen aykırı ve sert olaylardan şikayet edecekler.

Filmde her şey inanılmaz bir yapaylıkla, eski deyimiyle sunilikle anlatılmış. Hayatı bire bir yansıtan hiçbir sahne yok gibi… Herkes, her şey, müthiş tumturaklı biçimde, sanki 'Bakın, biz müthiş bir diziden geliyoruz, bir çağdaş efsanenin kahramanlarıyız' dercesine ortalıkta dolaşıyor. Dizide var olan belli bir doğallık ve yaşam duygusu, filmde hemen tümüyle yok olmuş.

Oyuncular, tüm bu abartı içinde helak olmuşlar. Bunca isme karşın, benim kendi adıma en beğendiğim oyuncunun Amerikalı zenci hemşire Nancy'yi oynayan adını bilmedigim oyuncu olduğunu söylersem, bilmem bana çok mu kızarlar?

Ama film, sıfıra sıfır elde var sıfır değil. Çünkü çekimler büyük özenle yapılmış, çok güzel kadrajlar ve yüksek bir estetik düzey yakalanmış. Kimi sahneler ustaca çekilmiş: Kapadokya bozkırındaki Mevlevi gösterisinden yağmurla kesilen tangoya, finalde (finallerin birinde?) Seymen ağanın 'intihar' (köprüden atlama) sahnesinden yine Seymen'in Bahar'ı yanlışlıkla vurmasına kadar... Sorun şu ki, tüm bu sahneler bütünün içinde birbirine yapışmıyor, tek başlarına kalıyorlar Yani bir TV dizisi için doğal olan kopukluk bir sinema filminin kaçınılmaz olan bütünlüğüne dönüşememiş.Ayrıca, dizinin gerçek yaratıcısı olan Meral Okay'ın niye filmin senaryo çalışmasına katılmadığını ya da dizinin başarılı yönetmeni Çağan ırmak yerine niçin yönetmenliği Yapımcı Abdullah Oğuz'un yüklendiğini de doğrusu merak ediyorum...

Asmalı Konak sanırım sinema tarihimize sinema olarak kalitesi ve önemiyle değil, popülerliğiyle, pazarlama yöntemleriyle ve toplumsal olay oluşuyla geçecek. Aslında bunlar da önemli, ama ne yazık ki işin esası değil.

"Niye başarılı olamadı?" sorusuna yanıt

TV dizileri ile sinemanın mantığı tümüyle farklıdır. Sinemada bir filmi olabileceği en mükemmel biçimde yapıp bitirmek, hiçbir noktasını açıkta bırakmadan, paketi en mükemmel biçimde ambalajlamak zorundasınız. TV dizileri ise temelde sinema sanatına dayanmakla birlikte, hikayenin yayılması, uzatılması düşüncesiyle yapılır. Yani bir şey tüketilmez, birçok şey sürekli ertelenir, gelecek bölümler için ipuçları atılır, malzeme yığılır. Ve entrikalar hep geleceğe dönük olarak tasarlanır.

Uzun boylu tartışılması gereken nedenlerle, böylesine tutmuş bir dizinin aceleyle film haline getirilmesi yanlıştı. Çok iyi tasarlanmış, yazılmış ve hazırlanmış bir film gerekiyordu. Bu yapılamamış. Dizinin hastaları, sevdikleri birçok yan karakteri hiç görmemekten ya da çok az görmekten ve de ana karakterlerin başına gelen aykırı ve sert olaylardan şikayet edecekler. İzlememiş veya az izlemiş olanlar ise, bu muamma kişilikleri ve gelişmeleri kolay çözemeyecekler. Diziye ustalıkla sindirilmiş olan eski Yeşilçam duyarlığı ise filmde öylesine kör kör parmağını gözüne biçiminde sunulmuş ki, sanki bir büyü bozulmuş. Ve geriye kötü makyajlı, yorgun yüzlü bir kadın kalmış... “Atilla Dorsay, “Sinemamızda Çöküş ve Rönesans Yılları”


FİLMİ İZLE 

 

ARZUHALCİ (2003)


Senaryo ve Yönetmen Oğuz Gözen, Görüntü Yönetmeni: Ferhat BakırMüzik: Cengiz TekinYapım Anzer Film/Sönmez Yıkılmaz  

Oyuncular: Serpil Benay, Sönmez Yıkılmaz, Cemal Gencer, İncilay Özdemir, Güven Kurban, Ömer Korkmaz, Sevgi Kaya, Ekrem Erkek, Aydın Haberdar, Neşe Poyraz, Bülent Özkaya, Ökkeş Avgın, Recep Yalınkaya, Zehra Demir, Ali Güney, Mehmet Uğur

 Konu: Ünlü bir assolistin eşi olan genç adam, karısının şöhreti ve serveti altında ezilmiş bu nedenle de karısından ayrı, bir arkadaşıyla beraber köhne bir evde yaşamaktadır. Mahkeme önlerinde arzuhalcilik yaparak yaşamını devam ettirmektedir. Amacı arkadaşları ile bir vurgun vurup, karısının yanına daha güçlü olarak dönmektir. Ancak sonu hüsranla biten bir öykü.

 

UZAK (2002) 


Senaryo ve Yönetmen: Nuri Bilge Ceylan, Görüntü Yönetmeni: Nuri Bilge Ceylan, Yapım: NBC Ajans Nuri Bilge Ceylan Sanat Yönetmeni: Ebru Yapıcı, Kurgu: Ayhan Ergürsel, Nuri Billge Ceylan, (Fono Film laboratuarında hazırlanmıştır. 

Oyuncular: Muzaffer Özdemir, Mehmet Emin Toprak, Zuhal Gencer (Erkaya), Nazan Kırılmış, Ebru Yapıcı, Feridun Koç, Fatma

  Konu: Film, kar altındaki kasabasından ayrılan Yusuf'un uzun yürüyüşü ile başlar. Kamera sola çevrilerek Yusuf'un bakış noktasına geçer. Uzaktan bir minibüs belirir. Yusuf'un önünde durur. Jenerik başlar. Minibüsün uzaklaşan sesini duyarız. Jenerik sonrası Mahmut'u görürüz. Arka planda flu'da bir kadın soyunur ve yatağa uzanır. Kadın karanlıkta apartmandan çıkar. Mahmut mutfakta yerde bir şey ararken telefon çalar. Telesekreter cevap verir. Arayan annesidir. Annesinin konuşması bitince tereddütle telefonu eline alır. Aramayı düşünür. Ancak vazgeçer. Yemek yedikten sonra stüdyo haline getirdiği boş bir odada seramik çekimi yapar. Çektiği resimleri bir adama götürür. Bu arada Yusuf'ta Mahmut'un sokağına gelmiştir. Apartmanın zilini çalar. Kapıcı gelir. Kimi aradığını sorar. Başka işleri çıkınca Yusuf'u bırakır. Sokağın ortasında duran bir kız gören Yusuf, güneş gözlüklerini takarak, bir arabaya yaslanır. Kızı gözetleyerek poz verir. Kız beklediği kadınla yanından geçerken yaslandığı arabanın alarmı çalar. Mahmut gece gelir. Yusuf, apartmanın girişindeki kapıcı masasında uyuyakalmıştır. Onu fark etmeden yukarı çıkar. Sonra geri döner. Yusuf'u tanımıştır. Eve giderler. Yusuf ile babası kriz nedeniyle bin işçi ile birlikte fabrikadan çıkarılmıştır. Yusuf, gemilerde çalışmak için İstanbul'a gelmiştir. Dolarla ödenen maaşlar, dünyanın dört yanını gezme fikri hoşuna gitmektedir. İşinin kesinleşmesi bir hafta sürecektir.

Mahmut'un evin içinde küçük tuvaleti kullanmama, sigarayı mutfakta içme gibi birtakım kuralları vardır. Yusuf'a yatacağı odayı gösterir. Salona döndüğünde konuğunun kokan ayakkabıları dikkatini çeker. Onlara koku sıkar. Sabah Yusuf İstanbul'u gezer. Karda kartopu oynayan, dolaşan çiftlere ve kadınlara bakar. Gemilerde iş bulabilmesi için Karaköy' e gitmesi gerektiğini öğrenir. Eve döndüğünde Mahmut'u arkadaşları ile bir buluşma ayarlamak için telefon görüşmesi yaparken bulur. Mahmut' a gündüz neler yaptığını anlatır. Entelektüel bir sohbetin sürdüğü, gerçekleştirilemeyen hayallerin konuşulduğu bu toplantı Yusuf'u sıkar. Eve döndüklerinde Yusuf'un hoşlandığı kızı apartmanın girişinde kapıcı ile birlikteyken görürler. Kapıcı Mahmut' a gelen bir paket olduğunu söyleyerek aşağı iner. Yusuf, kendisinin bekleyebileceğini söyleyerek Mahmut'u gönderir. Kızla yalnız kalırlar. Kıza yan gözle bakar. Ancak konuşmak için bir şey yapmaz. Akşam izledikleri filmden sıkılan Yusuf, yatacağını söyleyerek kalkar. Mahmut, hemen bir seks kasedi koyarak onu izlemeye başlar. Yusuf ise bu arada Mahmut'tan gizli olarak annesini arar ve ağrıyan dişinin durumunu sorar. Konuşmadan onların da durumlarının kötü olduğunu anlarız. Yusuf, bir dergi almak için salona geri dönünce Mahmut hemen kanalı değiştirir. Bir Türk filmidir. Yusuf, ayakta durarak filmi izlemeye başlar. Mahmut kanal değiştirir. Yine de gitmez. Sonunda TV'yi kapatacağını söyler.

Yusuf Karaköy' e giderek acentaların olduğu yerleri dolaşır. Gemiciler kahvesine gider. Orada bir adamla konuşur. Adam bu işin macera olduğunu ve para kazanılmadığını söyler. Evde Mahmut, Yusuf'un bazı davranışlarından rahatsız olmaktadır. Çıktığı yerlerdeki ışıkları açık bırakması sinirini bozar. Yusuf, daha önce gizlice kullanmış olmasına rağmen telefonu kullanmak için izin ister. İzni alınca kapıyı kapatarak ailesini arar. Veresiye diş çekimini kabul etmedikleri için bağırıp, çağırması Mahmut'un dikkatini çeker. Gizlice kapıdan konuşmayı dinlemeye başlar. Konuşma bitince yakalanmamak için hızla mutfağa girince evdeki fare için hazırladığı tuzağa yakalanır. Ayağı yapıştırıcı içinde kalır. Mahmut eski karısı Nazan ile buluşur. Kanada'ya giden Nazan ortak oldukları bir evi satmak için Mahmut'tan imza almak istemektedir. Nazan'ın boşanırken Mahmut istemediği için yaptırdığı kürtaj nedeni ile çocuğu olmayacaktır. Onu suçlamamasına rağmen Mahmut pişmanlık içindedir.

Mahmut ve Yusuf, fotoğraf çekimi için şehir dışına çıkarlar. Otelde konaklayarak fotoğraf çekimi yaparlar. Yusuf'ta asistanlık yapar. Mahmut çok güzel fotoğraf olacak bir manzara ile karşılaşır. Yusuf çekebileceklerini söyler ancak o istemez, üşenir. Onlar çekimdeyken Mahmut'un annesi rahatsızlanmıştır. Telesekretere mesajlar bırakan kardeşi biraz da anneleri ile onun ilgilenmesi konusunda sitemde bulunmuştur. Annesinin yanında refakatçi kalmaya gider. Yusuf ise hoşuna giden, mahalledeki kızı takip eder. Parkta ayakta duran kızın yanına gitmek için cesaretini topladığı anda kızın yanına bir başkası gelir. Saklandığı yere geri dönmek zorunda kalır. Mahmut'un annesi eve çıkmıştır. Bu arada ev Yusuf'a kalmıştır. Mahmut'un tüm yasaklarını çiğnemiştir. Evde sigara içmiş, etrafı dağıtmıştır. Mahmut telefon ederek yarım saate kadar geleceğini ve arkadaşıyla görüşmesi olduğunu söyleyerek bir süre dışarı çıkmasını ister. Yusuf, evi toparlayarak dışarı çıkar. Mahmut eve döndüğünde sigara kokusunu alır. Evin dağınıklığı hoşuna gitmez. Söylenerek evi toparlar. Eve gelen aynı kadındır. Yusuf İstanbul' da dolaşır. Kadınları gözetler. Eve döndüğünde Mahmut'tan evin dağınıklığı konusunda azar işitir. Yeğenine aldığı oyuncağı gösterir. Ancak Mahmut çok kızgındır. Yusuf'a planının ne olduğunu sorar. Kaybettiği köstekli bir saat için Yusuf'u suçlar. Ona saati görüp görmediğini sorar. Arayıp bulduğunu da söylemez. Yusuf görmediğini yinelediğinde boş ver der. Eski karısı Nazan, hoşçakal demek için arar. Mahmut, söylemek istediklerini söyleyemez. Telefon görüşmesinden sonra Yusuf hala saati görmediği konusundaki ısrarını sürdürür. Mahmut konuyu uzatmamasını söyler. Yusuf odasına girdiğinde Mahmut'un çantasını karıştırdığını anlar.

Gece tuzağa yakalanan farenin sesi ile uyanırlar. Sürekli ses çıkaran fareyi sabaha bırakamayacaklarından Yusuf dışarı atar. Sabaha karşı Mahmut dışarı çıkar. Bir süre sahilde dolaşır. Sonra havaalanına gider. Gizlice Nazan'ı izler. Eve döndüğünde yedek anahtarı ayakkabılıkta asılı bulur. Yusuf'un odasına bakar. Eşyaları yoktur. Sadece sigara paketi kalmıştır. Sahilde bir banka oturur. Yusuf'un daha önce içmeyi reddettiği sigarasından içer. “Nigar Pösteki, “Yönetmen Sineması” syf, 132”

 ÖDÜL

39. Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde (15 Ekim 2002)
► "en iyi film"
► Nuri Bilge Ceylan "en iyi yönetmen"
► "en iyi senaryo"
► Mehmet Emin Toprak "en iyi yardımcı erkek oyuncu"

(Jüri Üyeleri: Ekrem Bora, Erdoğan Tokatlı, Füsun Demirel, Hüseyin Kuzu, Mehmet Dinler, Murat Özer, Reis Çelik, Prof. Dr. Sezen Ünlü, Suavi Saygın, Veronica Divendal)

Orhon Murat Arıburnu Ödülleri'nde (2002): "Yazgı" ve "9" la birlikte "en iyi film", Nuri Bilge Ceylan "en iyi yönetmen",

► Muzaffer Özdemir "en iyi erkek oyuncu" 
(Jüri Üyeleri: Sanem Çelik, Metin Kaçan, Hüseyin Kuzu, Alin Taşçıyan, Derviş Zaim)

. Ankara Uluslararası Film Festivali'nde (21 Kasım1 Aralık 2002)
► "en iyi film",
► N. Bilge Ceylan "en iyi yönetmen",
► Zuhal Gencer (Erkaya) "en iyi yardımcı kadın oyuncu", 
► N. Bilge CeylanAyhan Ergürsel ikilisi "en iyi kurgu"
► N. Bilge Ceylan "en iyi görüntü yönetmeni"

(Jüri Üyeleri: Ayla Algan, Mahinur Ergun, Biket İlhan, Sevin Okyay, S. Ruken Öztürk)

SİYAD  Sinema Yazarları Derneği'nin seçiminde (2003)
► "en iyi film",
► Nuri Bilge Ceylan "en iyi yönetmen"
►"en iyi görüntü yönetmeni"

10. ÇASOD  Çağdaş Sinema Oyuncuları Derneği'nin seçimlerinde (2003)
► Mehmet Emin Toprak "en iyi erkek oyuncu"

56. Cannes Film Festivali'nde (2003)
►Jüri Özel Ödülü ve Mehmet Emin Toprak ile Muzaffer Özdemir (en iyi erkek oyuncular)

22. Uluslararası İstanbul Film Festivali'nde (1227 NİsAN 2003)
► "Dr. Nejat Eczacıbaşı Vakfı Yılın En İyi Türk Filmi",
► "en iyi yönetmen"

(Jüri Üyeleri: Tunç Başaran, Ercüment Akman, Cahit Berkay, Sandra Hcbron, Sezer Sezin)

Uluslararası yarışmada Fipresci ödülü'nü yine "Uzak" aldı

(Jüri Üyeleri: Bojidar Manov, Zeynep Tül Akbal, Gönül DönmezzColin, Constantin Terzis, İkbal Zalıla)

 Nuri Bilge Ceylan, insanın kendisine ve diğer insanlara olan yabancılaşmasını iki adam üzerinden anlatmaktadır. Aralarında ortak bir yön olmayan bu iki adamın hikayesinde Mahmut, evine gelen akrabasından rahatsız olan bir şehirli insanı temsil ederken; Yusuf'un öyküsünde de kasabasında işsiz kalan bir gencin göçü anlatılmaktadır. Mayıs Sıkıntısı'ndaki yönetmen Muzaffer, Mahmut olmuştur. Kasabadan kaçmak isteyen Saffet ise Yusuf'tur. Yusuf'un problemi daha elle tutulur, gerçekçi, somut bir problem olarak dururken; yönetmenin asıl niyetinin şehrin bunalttığı ve yabancılaştırdığı şehir insanını yani Mahmut'u ön plana almak olduğunu görüyoruz. Mahmut, arkadaşları, iyi bir işi ve parası olmasına rağmen çevresini saran bir "uzak"ta yaşamaktadır. İdeallerini, motivasyonunu, yaşama sevincini kaybetmiş biridir. Yaşayan bir ölüden farkı yoktur ve kaybettiklerini bilmeyen birisidir. Her şeyin içinde olup, her şeyin uzağında olduğu durum aslında biraz içsel ve ruhsal bir uzaklıktır. Evi modern hapishanesidir. Şehir hayatında kimseden yardım almadan ve kimseye yardım etmeden, kendi yağında kavrulmak mümkündür. Filmde anlatılan yabancılaşma modern dönem insanının içinde bulunduğu durumu ortaya koymaktadır. Kalabalık içinde yalnız kalmayı işaret etmektedir.

 Mahmut ve Yusuf birbirlerine zıt iki karakterdirler. Kendisini yalnızlaştıran Mahmut ve işsiz kasabalı Yusuf bir araya geldiklerinde kişiliklerinin çatışması ile anlaşamayan ve de gülümseten bir ikili oluşturmuşlardır. Bu uçuruma rağmen farklı yönlerden ikisi de yalnız ve mutsuzdur. Kadınlardan çekinen, şehir hayatına nasıl gireceğini bilemeyen ve Mahmut'tan yüz bulamayan Yusuf, hayata daha yakın gözükmesine rağmen tutacağı yolu bilememektedir. Kasabadan bunalıp, terk etmek isteyen daha önceki kahramanların şehre gelen temsilcisidir. Mahmut ise dışarıdan sorunsuz görünen hayatında sıkıldığı bir işi yapmakta olan ideallerinden kopmuş birisidir. O kadar kötümserdir ki Tarkovski gibi film çekme hayalinden uzaklaştığı gibi, fotoğrafın öldüğü fikrindedir. Kadınlarla sadece cinselliği paylaşmaktadır. Hala unutamadığı karısına ise istediklerini söyleyemeyecek kadar içine kapanmıştır. Alaycı, sinik bir karakterdir. Öyle ki hoşuna giden bir manzarayı çekmek yerine gitmeyi tercih edecektir. Entelektüel bir bunalım içindedir. Bir anlamda 1980'lerin entelektüellerinin uzantısıdır. Bir türlü yakalanamayan fare, dinlenen kapılar, gizlice izlenilen porno film gibi gülümseten bölümlere de sahip olan filmde Mahmut'un koyduğu yasaklar, hoşuna gitmeyen ayak kokusu, salonda içilemeyen sigara, köstekli saatin kayboluşunda Yusuf'u suçlaması hep ona karşı geliştirdiği savunma mekanizmasıdır. Yusuf'un hayatı ve problemleri ile ilgilenmez.

 Yönetmen yine diyalogları doğaçlamada ve en az seviyede bırakarak, hareketler ile durumları anlatmayı tercih etmiştir. Filmin özellikle baştaki kardaki yürüyüş sahnesi gibi düzenli kompozisyonları dikkati çekmektedir. Mahmut ve Yusuf'un şehirdeki buluşmaları özenle resmedilmiştir. Sıradan insanların sıradan öykülerini ortaya koyan bir sinema anlayışını sürdürürken; sorgulayıcı bir dil kullanmamaktadır. Ayrıntılı planları, düzgün resimleri, karlar altındaki İstanbul'un görüntüleri filmi görsel olarak başarılı hale getirmiştir. Uzun planlar Mahmut'un yalnızlığını vermede yönetmene yardımcı olmaktadır. Minimalist tarzı ile dikkati çekerken; müziğin çok az yerde kullanımı da dikkati çekmektedir. Doğal ses tercih edilmiştir. Amaçsızlaşan Türk entelektüeli ile işsiz olan öteki sınıf katmanını anlatma ve karşılaştırma açısından önemli bir filmdir. “Nigar Pösteki, “Yönetmen Sineması” syf, 135”

 Uzak'ın diğer filmlerden bir farkı da, şehrin kalabalığından dolayı, takılıp kaldığımız görüntülerin azlığı oluyor. O kadar fazla görülmesi gereken yer var ki ... İnsanlar, karlı yollar, deniz vs ... Konuşmalar ve oyunculuk yine kendi doğallığında ilerliyor. Doğal ışık kullanımı tercih edilmiş yine. Sekanslarıyla, ruhuyla bu bir Nuri Bilge Ceylan filmi dedirtse de, "Uzak"da şehirli hava var. Şehre sanki biraz erken geldi gibi Ceylan. (Banu Bozdemir, Haftalık Antrakt Sinema g, s.: 09, 27 Aralık02 Ocak 2003)

 uzun, lirik plansekansların özel ve karakteristik kıldığı, ağır tempolu, kasvetli bir atmosferin dalağını yaran, tipik Nuri Bilge Ceylan üslubuyla bir çeşit oda müziği etkisi uyandıran "Uzak", unutulmaz görüntülerle donatılmış, farklı bir film. Ancak kesinlikle geniş kitleye hitap eden, ticari sinemanın popüler örneklerinden biri hiç değil. Son 5 yılda kuşkusuz sinemamıza damgasını vuran filmlerin yaratıcısından, meraklısına seslenen, yeni, farklı ve özel bir film daha, "Uzak" ... (Sungu Çapan, Cumhuriyet g., 27 Aralık 2002)

 "Uzak" çok ger ek, çok yakın, çok ama çok hüzünlü ... Yazıya döküp okura uzun uzun anlatmak ve abartarak önermek doğru değil. Bu, bir tür yüzleşme yaşamak isteyen herkesin gidip bizzat 'algılayabileceği' filmlerden (Ali Ulvi Uyanık, Haftalık Antrakt Sinema g., s.: 10, 39 Ocak 2003) “2590”

 Nuri Bilge Ceylan'ın kır ortasından uzaklaşıp büyük kent dekoruna geçmesiyle anlatımında bazı sorunlar doğacağını, İstanbul 'un "bu tür sinema için tehlikelerle dolu olduğunu düşünenler vardı. Lafı hiç uzatmadan, yanıldıklarını vurgulayalım; Ceylan. kasabaya da kent değil, örneğin uzay istasyonunda geçen bir öykü de aktarsa aynı gerçekliği yakalayabileceğini kanıtlıyor "Uzak" ta ve sinema dilinin hep aynı olgunluğunu, ustalığı. özgünlüğü koruyacağını gösteriyor. "Ne söylesek. övgü olur" diyebileceğimiz mekan ve ışık kullanımı, büyük özenle, incelikle yazılmış, yaşamın içinden sökülüp alınmış diyaloglar, olağanüstü karakter çizimIeri ve zekice ayrıntılarla örülmüş yeni bir Nuri Bilge Ceylan başyapıtı "Uzak" (Tunca Arslan, Sinema d., S.: 93, Ocak 2003)

 Robert Bresson "Sinematograf Üzerine Nohar"ında alabildiğine yalın, süsten , gösterişten uzak bir sinema doğrultusunda, yine aynı özelliklere sahip tanımlamalar ve öneriler getirir. Sinemacılar, seyirciler ve eleştirmenler için son derece "faydalı bilgiler" içeren vurgulamalarla, dikkat çekmelerle doludur bu notlar. Bir yerde, sözü hiç uzatmadan, "Ne eksik, ne fazla" der Bresson...

 Ne eksik, ne fazla... Söylediği bundan ibarettir. Sanatın en Çarpıcı halinin, "katıksız hali" olduğunu bilen, "Ne güzelleştir, ne de çirkinleştir. Olduğundan başka türlü gösterme" formülünü benimseyen, "gerçeği, gerçekle düzeltmek"in önemini kavramış bir yönetmenin deneyimlerinden süzülen, basit ama bir o kadar da can alıcı bir cümledir bu... İçinde o büyük "gerçeği" barındıran dört sözcük!

 Nuri Bilge Ceylan için "yerli Bresson" vb. diyerek işin kolayına kaça cak değilim elbette ama Ceylan'ın sinemamızdaki gelmiş geçmiş en iyi "Ne eksik, ne fazla"cı olduğunu rahatlıkla iddia edebilirim. Kısa filmi "Koza"dan başlayarak, "Kasaba" ve "Mayıs Sıkıntısı"nda bu ilkenin sonuçlarını yansıtmıştı perdeye Ceylan. Şimdi de "Uzak"ta aynı şeyı aynı netlikte tekrarlıyor, bir kez daha gerçeği gerçekle düzeltiyor.

İlgililer içinde artık duymayan kalmamıştır sanırım; "Uzak", öncekiler gibi "kırkasaba" filmi değil. Sayısız filme dekor oluşturmuş, binlerce beyazperde karakterini bağrına basmış olan İstanbul var karşımızda. "Kasaba" ve "Mayıs Sıkıntısı"ndan tanıdığımız, üniversite sınavlarındaki başarısızlığını, huzursuzluğunu, sıkışmışlığını, beklentilerini bildiğimiz delikanlı evden ayrılıyor. Niyeti, gemilerde iş bulup uzaklara gitmek... Üniversitelerinde okuyamadığı İstanbul, bu kez bir istasyon onun için. Büyük kente doğru kıvrılarak akıp giden kasaba yolu ve ardından karla kaplı İstanbul sokakları... İşlerini hale yola sokuncaya kadar, geçici süre için, "Çoktan İstanbullu olmuş" akrabanın dairesinde kalacak, biraz yük olacaktır. “Aslını inkar eden haramzadedir!" dedirtmese de akrabalarının sorunlarına karşı biraz duyarsız olduğuna "önceden" de tanıklık ettiğimiz fotoğraf sanatçısı yönetmen akraba, bir yandan kişisel duygusal sorunlarıyla uğraşır, rahatının kaçmasından dolayı biraz sinirlenirken, bir yandan da başka işi yokmuş gibi bu genç adamı "idare etmeye" çalışır... İstanbul ise kasabasından kopup gelmiş işsiz güçsüz bir delikanlı için, hep aynı "Ulan İstanbul! "dur Kış doludizgin gelmişken, tıpkı şair gibi, "Çevremde muazzam bir baş dönmesidir adeta şehir / münzevi bir soru işaretiyim" demektedir sanki genç adam. Nuri Bilge Ceylan'ın kır ortamından uzaklaşıp büyük kent dekoruna geçmesiyle anlatımında da bazı sorunlar doğacağını, İstanbul'un "bu tür sinema" için tehlikelerle dolu olduğunu düşünenler vardı. Lafı hiç uzatmadan, yanıldıklarını vurgulayalım; Ceylan, kasaba ya da kent değil, örneğin uzay istasyonunda geçen bir öykü de aktarsa aynı gerçekliği yakalayabileceğini kanıtlıyor "Uzak"ta ve sinema dilinin hep aynı olgunluğu, ustalığı, özgünlüğü koruyacağını gösteriyor. "Ne söylesek, övgü olur!" diyebileceğimiz mekan ve ışık kullanımı, büyük özenle, incelikle yazılmış, yaşamın içinden sökülüp alınmış diyaloglar, olağanüstü karakter çizimleri ve zekice ayrıntılarla örülmüş yeni bir Nuri Bilge Ceylan başyapıtı "Uzak".

Türk sinemasında çoğu yönetmenin üzerinden atladığı ya da kenarından geçtiği "mekanın ayrıntılarını önemseme" eğiliminin üzerinde de duralım yeri gelmişken. Ceylan, örneğin Zeki Demirkubuz sinemasında da sıkça rastladığımız üzere, günlük ya Şam’daki kimi alanları (apartman önü, merdiven boşluğu, balkon vb.) gayet kıvrak biçimlerde yeni alanlar olarak yaratabiliyor ve bu sayede unutulmaz sahneler ortaya koyabiliyor. "Uzak" bu açıdan büyük zenginlik içinde...

 Ve tabii, yine Bresson ile İtalyan Yeni Gerçekçilik akımı arasında değer bulan oyunculuklar... Ceylan'ın kült oyuncuları Muzaffer Özdemir ve sinemamızın en genç, en sevindirici kazanımlarından, "en usta amatör"lerinden biriyken yitirdiğimiz sevgili Mehmet Emin Toprak, Feridun Koç, Fatma Ceylan, Zuhal Gencer Erkaya, Ebru Yapıcı, "sahici olanın taklit edilemezliğinin örneklerini sergiliyorlar film boyunca. Ceylan'ın ilk iki filmine oranla biraz daha "çeşitlendirdiği" oyuncu kadrosu, "Uzak"ın en çok takdir edilmesi gereken yanlarından, başarısı Altın Portakal'la da pekiştirilmiş olan senaryonun sağladığı geniş ama gayet iyi hesaplanmış hareket alanı içinde, son derece özgür ama bir o kadar da ''yönetmene bağlı" biçimde performans gösteriyor.

 Enselenmekten ve misafirine mahcup olmaktan çekinerek, gizli gizli porno film seyretmekten (hem de Thrkovski'nin "Stalker"ıyla perdeleyerek! ) eski eşle ilişkilere; ev sahibine çaktırmadan şehirlerarası telefon görüşmesi yapmaktan, annenin diş ağrılarına çare olamamaya ve para pul meselelerine; komşu kıza bakışlar fırlatma ve küçük fareyi yakalama çabalarından evdeki sigara yasaklarına kadar, yaşamın içinden, "yaşanmışlıktan" güç alan bir filmdi izlediğimiz. Ceylan, çoğu seyircinin her iki ana karakterde de kendisinden çok şey bulup, kah biri, kah diğeri olacağı, yer yer "dejavu" duygusu bile uyandırabilecek, dupduru, ticari sinemanın her türlü klişesinden uzak, tadına, samimiyetine, sıcaklığına doyulmaz bir filmle doğru bildiği yolda yürümeyi sürdürüyor kısaca söylemek gerekirse. Altın Portakal'ın ardından da ödül toplamaya devam eden "Uzak", sinemaseverlerimizin ve festival severlerimizin, yedinci sanatın özüyle olan uzaklık yakınlı ölçümünü de bir kez daha ortaya çıkartacak yeni bir Nuri Bilge Ceylan filmi... Acıyla seyredilecek ve sinema tarihimize Mehmet Emin Toprak'ın son filmi etiketiyle geçecek olması, ne büyük talihsizlik... (Tunca Arslan, Sinema D. Ocak 2003)

 Nuri Bilge Ceylan sinema serüvenine devam ediyor. Yalnız ve gururlu bir kurt gibi, sistemin içine girmeden, bütçelerini yükseltmeden, filmlerini yazıp yöneterek, kameranın da ardında durarak, ailesi gibi olmuş bir avuç oyuncuyu sürekli kullanarak, bize insanoğlunun doğa ve yaşamla kurduğu/kuramadığı uyumun çağdaş bir dökümünü yapıyor.

 İlk iki filmindeki kırsal kesimden bu kez İstanbul'a uzanıyor yönetmen... Ama yine o kesimden çıkıp büyük kente yerleşmiş iki akrabanın öyküsüyle... Biri fotoğrafçılığıyla kendine bir yer edinmiş, hafiften burjuvalaşmış, ama bencilliği nedeniyle karısını, doğmadan ölen çocuğuyla birlikte hayatından uzaklaştırmıştır. Öbürü, daha genç olanıysa, gemilere yazılıp uzaklara gitmeyi hayal eden, ama bu olmayacak düşün peşinde koşarken, büyük kenti adım adım dolaşan, özellikle peşine düştüğü kadınlarla ilişki kurmak istediğindeyse hep sınıf, çevre ve kültür engellerine takılan bir serseri mayın Ceylan, öncelikle büyük bir görüntü ustası. İstanbul'dan verdiği manzara unutulacak gibi değil: eski evleri, dar sokakları, iç içe geçmiş uygarlıklarıyla efsanevi bir İstanbul, karın bembeyaz örttüğü bir mevsimde tam bir hayal kent olarak karşımıza geliyor. Karın temsil ettiği sükunet ve sessizlik, yönetmenin müzik kullanmamasıyla da destekleniyor: sadece bir yerde bir Mozart var.

 Ama bu sakinlik sizi yanıltmasın ... Altında büyük dramlar yatıyor çünkü ... Sadelik ve ilgisizlik içinde yaşanan dramlar... Ruhu büyük kentte kıstırılmış, işsiz ve amaçsız bir genç adam... Onu işlemediği bir suçla lekeleyerek, bunu bilinçle yaparak hayatından uzaklaştırmaya çalışan, zaten daha önce de herkesi uzaklaştırmış ve kendisini yalnızlığa mahkum etmiş bir diğeri ... Kimi zaman tek bir planla, kimi zaman hiç konuşmasız duyurulan bireysel dramlar, büyük kentin öğüttüğü küçük insanların hüzünlü hikayesi …

Ve, ayrı bir hüzün boyutu. Antalya 2002'de bu rolüyle en iyi yardımcı oyuncu seçilen, Ceylan'ın sinema ailesinden ve ödülün neredeyse hemen ertesinde hain bir trafik kazasına kurban giden Mehmet Emin Toprak'ın acı veren anısı. ..

Eve, kuşku yok: Nuri Bilge artık bir dünya yönetmeni. Bu yeni filminin de bizde kaç seyirciye ulaşacağını bilmiyorum, ama dünyanın tüm önemli festivalIerine uzanacağı bir grçek ...

 “UZAK “Nuri Bilge Ceylan

"Uzak" filminde, iki farklı toplumsal kesime ait insan, şehirde bir evde bir araya geliyordu. Filmde , kar altında İstanbul görüntüleriyle, durağanın ardında yatan devinim, iç dünyaların karmaşası, 'doğallık' ve 'gerçeklik' duygusuna sadık kalarak yansıtılıyordu.

Ceylan, ikinci uzun metraj filmi "Mayıs Sıkıntısı"nda film çekmek için kasabasına gelen yönetmenin ailesi ve yakın çevresiyle kurduğu ilişkilere yönelerek, "Uzak" filmindeki temaya doğru bir pencere açmıştı.

 "Mayıs Sıkıntısı"ndan "Uzak" a konu olan tema, filmini gerçekleştirmek için her olguya malzeme olarak bakabilen şehirli, bencil yönetmen Muzaffer ile kasabalı işsiz genç Saffet arasındaki ilişki veya gerilimdi…

Bu gerilim Mayıs Sıkıntısı’nın geneli için filmin ayrıntılarından birini oluşturuyordu. Oysa Uzak filminde bu gerilim, filmin esas temasını oluşturuyor. Uzak" filminde Muzaffer karakteri, reklam fotoğrafları çeken, yalnız yaşayan Mahmut'a dönüşmüş. Ve Mahmut'un akrabası olan kasabalı genç Yusuf, iş aramak için İstanbul'a geliyor. Filmin ana eksenini Yusuf'un Mahmut'un evinde kaldığı süre oluşturuyor.

 Mahmut karakteri, çıkarcı, bencil ve var olan düzenle uyumlu, ekonomik yapı ile organik ilişki kurabildiği için ondan beslenen, geleneksel ve toplumsal bağlarından kopmuş, kimseye karşı sorumluk taşımayan bir tip. Filmde bu aydın tipi kendi yalnızlığında ve bencilliğinde boğulan mutsuz bir kişilik olarak verilmiş Diğer karakter ise işsiz, kasabalı, yalnız bırakılmış ve mağdur bir kişilik olarak başarılı ve duyarlı bir biçimde oluşturulmuş.

Bu iki farklı karakter arasındaki gerilim, şehrin merkezinde bir evde yaşanan bu derin çelişki, Türkiye'de son yıllarda oluşan derin toplumsal ayrışmayı gündeme getiriyor ve Türkiye toplumunun geçtiği dönemeç bağlamında kuvvetli bir gösterge niteliğinde. Şöyle ki: Seksenli yıllardan itibaren ekonomik , toplumsal ilişkilerin değişmesiyle birlikte Türkiye'de yeni bir şehirli aydın tipi ortaya çıktı. Neo liberalist dünya görüşünün Türkiye'de hakim kılınmasıyla birlikte bu yeni aydın,kendini toplumsal anlamda tamamen özerk hissediyor, 'ancak tüm zihinsel yaratıcılığını, pratik hayatta tamamen , doğrudan kapitalizmin hizmetine veriyordu. Görünürde bağımsız, hür bir bireydi ama sermayenin taleplerine hizmet edebilmek içindi bu hürriyet. Gazeteciler, propagandacılar, reklamcılar, şirket yöneticileri, halkla ilişkiler uzmanları küresel dönemin, yukarıda tanımlamaya çalıştığımız konumun parlayan meslekleriydi. Seksenli yıllar boyunca bu meslekler "yeni özgür birey"in en revaçta konumları olarak yükseldi.

Bu insanlar bütün bu süre boyunca özgür olduklarına olan tam bir güvenle tüm kişisel yeteneklerini "sattılar". Mahmut da bunlardan biri...Reklam fotoğrafçısı.

Var olan tüm estetik birikimini doğrudan mal satmaya hizmet için kullanıyor. Bir zamanlar "Tarkovski" gibi filmler çekmek isterken, çoktan ruhunu kaybetmiş...Sanatkarca düşünecek enerjisi kalmamış. Pek çok insani hasletini yitirmiş Mahmut. Annesinin hastalığını bildiği halde onu aramıyor bile Eski karısına acı çektirmiş. Halen beraber olduğu kadına acı çektirmeye devam ediyor.

 Evine iş aramak gibi çok hayati bir nedenle gelmiş olan Yusuf'a bir baş belası imiş gibi davranıyor. Ona yardım etmeyi hiç düşünmediği gibi konuşmuyor bile. Hatta ona potansiyel bir hırsız muamelesi yapıyor.

Mahmut, tam da yaşadığımız hayata ilişkin sorular sormamız için tipik bir model.. . Yusuf ise filmin mağdur karakteri. Filmin gerçek kaybedeni.

 Genç, bilgiye ve umuda aç. Her genç gibi kırılgan, hayalperest, yardıma ihtiyacı var. İletişime ve öğrenmeye açık...Ama her girişimi bir duvara çarpıyor Yusuf'un.

Mahmut'un evinden gizlice annesini arayıp sağlığıyla ilgileniyor. Yapabileceğini yapıyor. Ama hayatını değiştirme, bir iş bulabilme imkanı yok denecek kadar az. Bugün Türkiye'deki milyonlarca işsiz gibi. Mahmut'la Yusuf'un, baktıkları yön farklı olduğu gibi düşleri de farklı... Birininki, her şeyin bir yer sarsıntısındaki gibi tuz buz olması , diğerininki küçük belirsiz ışıklar, küçük çan sesleri....

Öte yandan farklı toplumsal kültürel katmanları temsil eden bu iki karakterin yan yana gelmesi, bizim sinemamız için özel bir önem taşıyor. Seksenli yıllardan itibaren, "Mahmut"ların yaşam tarzlarının, seçimlerinin onaylandığı, yüceltildiği ; Yusuf'un temsil ettiği "öteki"ninse, sürekli, total biçimde aşağılandığı, tıpkı filmde Mahmut'u yaptığı gibi, aşağılamanın yönetmenin gözüne dönüştüğü bir yön kaymasının olduğu bir dönem yaşandı.

O dönemin sineması bizi neo liberal hayat anlayışına iten, toplumsal algıyı yok eden bir sinemaydı. Bireyci, bencil, hazcı, maddi, sistemle bütünleşerek yaşamını sürdürmenin bir ayrıcalık olduğu ideolojisini bize boca ediyordu.

"Uzak" bu dönemin yücelttiği bu kesime yöneltilen ilk eleştirel bakış olması bakımından bir kırılma noktası özelliğini taşıyor. ilm, izleyicide Yusuf'a karşı derin bir acıma hissi bırakarak sona eriyor Diğer kahraman Mahmut'u ise anlamsız bir boşluk ve hiçlik duygusu ile dolu olarak parkta yalnız başına oturarak bırakıyoruz. Yaşamı başarısız , hayallerinden uzaklaşmış, kadınları yaralamış, yaralamaya devam ediyor... İyilik yapma, bir insanı anlama ve yardım etme yeteneğinden yoksun, yalnız, ve mutsuz.

 "Uzak" filminin tematik yapısını oluşturan can alıcı konumun yerel olduğu kadar evrensellik boyutu da var.. Çünkü Türkiye'de yaşanan bu altüst oluş, bu toplumsal anlamdaki çöküş çok evrensel... Son yıllarda izlediğimiz pek çok film, kent yaşamı, yalnızlaşma, işsiz ve Çıkışsız genç insan sayısının inanılmaz derecede artışı gibi can alıcı sorunları doğrudan ya da dolaylı olarak anlatıyor. "Uzak" bu hayati sorunun Türkiye'deki izdüşümünü duyarlı bir biçimde yansıtabilmiş. Ceylan, bu filminde çok başarılı görüntü çalışmasının yanında, sinemada gerçekliğin en temel öğelerinden biri olan "dış ses"leri de etkileyici bir biçimde kullanmış...Ye bu çok başarılı ses çalışması , Ceylan'ın filmine ayrı bir derinlik katmış. Sonuç olarak, Nuri bilge Ceylan'ın bu üç uzun metrajlı filminin, hem üretim tarzı, hem de düşünsel olarak bağımsız, yaratıcı nitelikleriyle, Türkiye sinemasına çok ciddi bir katkı ve yeni bir yol oluşturduğunu belirtmeliyiz. (Necla Algan “Antrakt Sinema Dergisi Aralık 2003Ocak 2004 Sayı: 7576)

 · Nuri Bilge Ceylan, kasaba yaşamı, aile ilişkileri, gerçekleşmeyen umutlar, düşler, kabuslarla oluşan gerçekçi bir dünyanın ilmeklerini ilk filmleri "Koza" (1995) ve "Kasaba"dan (1997) itibaren örmeye başladı. Ceylan, ikinci uzun metraj filmi "Mayıs Sıkıntısı"nda (1999), film çekmek için kasabasına gelen yönetmenin ailesi ve yakın çevresiyle kurduğu ilişkilere yönelerek, "Uzak" filmindeki temaya doğru bir pencere açmıştı. "Uzak", iki farklı toplumsal kesime ait insanı bir araya getirerek, kar altında İstanbul görüntüleriyle, durağanın ardında yatan devinimi, iç dünyaların karmaşasını, doğallık ve gerçeklik duygusuna sadık kalarak yansıtır. "Uzak" filminde, reklam fotoğrafları çeken, yalnız yaşayan Mahmut'la, onun akrabası olan ve iş aramak için İstanbul'a Mahmut'un evine gelen kasabalı genç Yusuf'un öyküsü anlatılır. Filmin ana eksenini Yusuf'un Mahmut'un evinde kaldığı süre oluşturur. Mahmut, toplumsal anlamda çıkarcı, bencil, düzenle uyumlu, ekonomik yapı ile organik ilişki içinde, ondan beslenen, geleneksel ve toplumsal bağlarından kopmuş, kimseye karşı sorumluluk taşımayan bir karakterdir. Filmde bu karakter, kendi yalnızlığında ve bencilliğinde boğulan mutsuz bir kişilik olarak verilmiş, Diğer karakter Yusuf, işsiz, kasabalı, yalnız bırakılmış, çaresiz bir gençtir. Bu iki farklı karakter arasındaki gerilim, şehrin merkezinde bir evde yaşanan bu derin çelişki, Türkiye toplumunun geçtiği dönemeç bağlamında kuvvetli bir gösterge niteliğindedir. 80’li yıllardan itibaren ekonomik, toplumsal ilişkilerin değişmesiyle birlikte Türkiye'de yeni bir şehirli aydın tipi ortaya çıktı. Reklam fotoğrafçısı olan Mahmut, var olan tüm estetik birikimini doğrudan sermayeye hizmet için kullanıyor Bir zamanlar Tarkovski gibi filmler çekmek isterken, çoktan ruhunu kaybetmiş .. Sanatkarca düşünecek enerjisi kalmamış. Pek çok insani hasletini yitirmiş Mahmut. Annesinin hastalığını bildiği halde onu aramıyor bile ... Eski karısına acı çektirmiş. Beraber olduğu kadına bir eşya muamelesi yapıyor, Evine iş aramak gibi çok hayati bir nedenle gelmiş olan Yusuf'a, bir baş belası imiş gibi davranıyor. Ona yardım etmeyi hiç düşünmediği gibi konuşmuyor bile, Hatta ona potansiyel bir hırsız muamelesi yapıyor. Mahmut, tam da yaşadığımız hayata ilişkin sorular sormamız için tipik bir model...

Türkiye'deki derin toplumsal ayrışmanın, var olan düzenle en örtüşen cephesini, onun çıkmazlarını yansıtan çarpıcı bir karakter. Yusuf ise filmin 'ezilen'i. Yusuf, genç, bilgiye ve umuda aç. Her genç gibi kırılgan, hayalperest, yardıma ihtiyacı var. iletişime ve öğrenmeye açık. .. Ama her girişimi bir duvara çarpıyor Yusuf'un.

 Mahmut'un evinden gizlice annesini arayıp sağlığıyla ilgileniyor. Onun için elinden geleni yapmaya çalışıyor. Ama hayatını değiştirme, bir iş bulabilme imkanı yok denecek kadar az. Bugün Türkiye'deki milyonlarca işsiz gibi. Mahmut'la Yusuf'un baktıkları yön farklı olduğu gibi düşleri de farklı... Birininki, her şeyin bir yer sarsıntısındaki gibi tuz buz olması, diğerininki küçük belirsiz ışıklar, küçük çan sesleri...

Öte yandan farklı toplumsal kültürel katmanları temsil eden bu iki karakterin yan yana gelmesi, bizim sinemamız için özel bir önem taşıyor. Seksenli yıllardan itibaren, 'Mahmut'ların yaşam tarzının, seçimlerinin onaylandığı, yüceltildiği; Yusuf'un temsil ettiği 'öteki'ninse sürekIi, total biçimde aşağılandığı bir dönem yaşandı, "Uzak", bu dönemin yücelttiği içeriyor. aydın karakterine yöneltilen ilk eleştirel bakış olması bakımından bir kırılma noktası özelliğini taşıyor.

 Film, izleyicide Yusuf'a karşı derin bir acıma hissi bırakarak sona eriyor. Diğer kahraman Mahmut'u ise anlamsız bir boşluk ve hiçlik duygusu ile dolu, parkta yalnız başına otururken bırakıyoruz. Yaşamı başarısızlıklarla dolu, hayallerinden uzaklaşmış, kadınları yaralamış, iyilik yapma, bir insanı anlama ve yardım etme yeteneğinden yoksun, yalnız ve mutsuz.

Film Türkiye'nin değişen toplumsal yapısı, derinleşen iletişimsizlik ve toplumsal bağlardan kopup, yalnızlaşma temalarına ilişkin, güçlü alegorilerle yüklü. Yeni zamanların büyük sermaye himayesindeki aydını ve onun dışladığı, görmezden geldiği, hatta aşağıladığı kesimlerle ilgili çarpıcı bir dışavurum Uzak" filminin tematik yapısında yer alan bu civar alıcı konumun yerel olduğu kadar evrensellik boyutuna taşıyan çok önemli bir bağlamı da var. Çünkü Türkiye'de yaşanan bu altüst oluş, bu toplumsal anlamdaki çöküş çok evrensel... Son yıllarda izlediğimiz pek çok yabancı film, kent yaşam, yalnızlaşma, işsiz ve çıkışsız genç insan sayısının inanılmaz derecede artışı gibi yıkıcı sorunları işaret ediyor.

Bu hayati sorunun Türkiye'deki izdüşümünü duyarlı bir biçimde yansıtan, bu temayı estetik sinematografik bir bütünlükle yoğurabilmeyi başarmış bir film "Uzak”.

Filmde üstün nitelikli görüntü ve ses çalışması var. Ceylan, film üretiminin teknik olarak her alanıyla titizlikle uğraşıyor. Sinemada gerçekçiliğin tüm teknik gereklerini ustalıkla uyguluyor,

Nuri Bilge Ceylan'ın filmi "Uzak" hem temaları hem üretim tarzı hem de teknik titizliği nedeniyle Türkiye'de bağımsız sinemanın öncüsü, film sanatının pek çok unsuru açısından üstün nitelikli ve çığır ağıcı nitelikte . (Necla Algan) “SİYAD “40 Yılın Serüveni”